Muhit: Sayı 35
35. sayısında da günümüz edebiyatı adına bizlere umut aşılayan çalışmalarla selamlar gönderdi Muhit dergisi. Şiir, öykü, deneme türünde çalışmalar ve daha fazlası var 35. sayıda.
Her sayı yaptığım vurguyu yineliyorum; vefayı ilk sıraya alan dergilerimizdendir Muhit. Bu sayı da Ahmet Özalp hakkında yazmış Zeki Bulduk.
Dirilten edebiyatın bekçisi: Ahmet Özalp başlığını atmış Bulduk. Özalp’in yaptığı çalışmaları düşününce çok isabetli bir başlık bu. Ardında başyapıt denecek eserler bıraktı Özalp. Adını yaşatacak ve ardında duaların eksik olmayacağı bir ömür sürerek yaptı ne yaptıysa.
“Nuri Pakdil, İlhami Çiçek toprağın sinesine gömülürken “bir şiir sandığını” toprağa gömdüklerini söylemişti. Eyüp Sultan’da Ahmet Özalp’in mezarına iki kürek toprak atıp geri çekildiğimde anladım, Türkiye’nin kalbinden bir parça daha gömmüştük toprağa. Az geri çekilip Rasim Özdenören’in mezarı başında olduğumuzu gördüğümde yandı içim. Az ötede Niyazi Birinci, Şule Yüksel Şenler, Ahmet Kekeç, Mevlâna İdris de safta yerlerini almışlar, aynı avlu içindelerdi. Türkiye’nin kalbini parça parça edip oraya gömüyorduk. Ahmet Özalp, kalbimizin hikâyesini toplayan adamdı. Eski Türkçe kitapların arasına sıkışmış hikâyemizi parça parça toplayıp dedelerinin dilini çözemeyen çocuklara okumuştu.”
“Çalışkanlığı kanser hastalığına yakalanana kadar devam etti. Ki ömrünün son dokuz aylık kısmında bile bir yayınevi için Binbir Gece Masalları’nın transkriptli yeni basımı için çalışıyordu. Siz varın medeniyetimizin maden kazıcılarından, üzeri toprakla örtülen hikâyemizi yeniden canlandıranlardan, bize ayna tutan, bize cesaret ve ilham verirken mütevazı bir bakış atan ağabeyimiz öldü deyin… Benim Ahmet ağabeyim öldü! Ertelenmiş bir hastalık elinden tuttu ve onu götürdü tüm güzel insanların gittiği yere.”
Aile ve aşk yazıları-2
Artık büyük bir heyecan ve merakla bekleyeceğiz Erol Göka’nın Aile ve Aşk Yazıları’nı. Bu sayı da devam ediyor yazı. Ailenin durumu, çeşitleri, zamana karşı direnişi, ilk günden bu yana aile ve elbette aile ve aşk üzerine derinlemesine bir tahlil yapıyor Göka. Sıralanan her madde, alınıp bir levha gibi evlerin duvarına asılmayı hak ediyor.
“Bilim dünyası da şaşkındır “aile” kavramı karşısında. Modernlik öncesi geleneksel zamanlarda da birçok kültürde çok değişik aile tipleri vardır ama geçmiş devirlerin atmosferi yine de sakindir. Oysa modern zamanlarda sakinliğin yerini fırtınalı altüst oluşlar almış, neredeyse anbean olan değişimden her şey gibi aile de nasiplenmiştir. Yine de başta sosyoloji ve antropoloji olmak üzere tüm beşerî bilimler “aile” karşısında bigâne kalmamış, her biri kendi yönetimince aile konusunda görüş geliştirmeye çalışmıştır.”
1- Aile; zımni bir sözleşmenin varlığına dayanan, toplumun teşekkülünde yapıtaşı rolü oynayan bir gruptur. Bu grup toplumun devamlılığını sağlar.
4- Ailenin önemli psikososyal işlevlerinden biri de statü ve rol ilişkilerinin ilk olarak aile içinde öğrenilmesidir.
9- Din eğitimi, geçmişe göre azalmış olsa da hâlâ büyük ölçüde aile tarafından bireye verilmektedir.
“İlk ailelerin nasıl olduğuyla ilgili elimizde yeterli bir bilgi olmasa da Leakey ve arkadaşlarının yaptıkları incelemeler bize en azından 1,6 milyon yıl önce bile aile benzeri bir organizasyonun var olduğu şeklinde bir yorum yapma hakkını vermektedir. Bununla birlikte ilk ailelerin nasıl kurulduğu, evliliklerin nasıl olduğu, akrabalık ilişkilerinin nasıl şekillendiği, bir milyon yıl öncesi söz konusu olunca belki de hiçbir zaman cevabı verilemeyecek sorulardır.”
Bir Berber Yazısı
Işıltılı kuaför salonları karşısında büyük bir keyifle okudum Necdet Subaşı’nın berber yazısını. Yaşasın berberler demeyi de ihmal etmedim tabi ki. Bilenler bilir, eski zamanların esnafları sadece ticaret erbabı kişiler değildi. Aynı zamanda bulundukları çevrenin bir değeriydi de. Kültürü, ahlakı, birikimi ile her esnaf bir kütüphaneydi aynı zamanda. Necdet Subaşı’nın berber Abdullah Eriş’i gibi.
“Ben düzenli gazete okumaya bir berber dükkânında başladım. Biraz utana sıkıla yazıyorum, doğru kelimeler mi kullanıyorum, emin değilim, acaba “berber dükkânı” ifadesi doğru mudur? Dilim alışmış belki de ondan böyle bir kullanımı tercih etmiş olmalıyım.”
“Benim de kardeşlerimin de hâlen oturmuş saç yapılarının yegâne mimarı Abdullah amcadır. O, her işte olduğu gibi berberlik mesleğinde de dini bütün bir sanat icra etmenin gereğini kavramış gibiydi. Ona tıraşa gittiğimiz her seferinde bazen kendi aramızda dalgamızı geçerdik, “Ne bu ya” derdik, berbere değil de sanki bir mabede, bir ibadethaneye giriyorduk.”
“Abdullah amca bir Millî Gazete okuyucusuydu. Sadece müşteriler beklerken değil, gelip geçenler de okusun diye dükkâna her seferinde ondan birkaç tane daha alırdı. Millî Gazete bugün neydiyse o zaman da oydu. Bir gazetenin onlarca yıl aynı dil, aynı mizanpaj ve aynı retorikle yayına devam etmesi nasıl bir şeydi? İnsan buna akıl fikir erdiremezdi. Millî Gazete, bizim Konya’daki aile çevremizin zihin dünyasını yansıtan bir yayın organıydı. Ben kısa süreli ilgiler dışında evimize bu gazeten alındığını hiç mi hiç hatırlamıyorum. Amcamlar sürekli alırdı, üstelik ne gerek varsa bir de onları rulo yapıp kenarda bir yerde saklarlardı. Ben ne zaman onlara oturmaya gitsem geriye doğru en az 15 günlük gazeteyi rulolarından söker, açar, teker teker okurdum.”
“Geçen hafta Konya’daydım, eski mahallemin yerinde yeller esiyordu. Abdullah amca yaşıyor mu, yaşamıyor mu bilmiyorum ama tabelasının yerinde yeller esiyordu. “Eriş Berber Salonu” benim en az on yıl önünden geçtiğim, içinde çay içip gazete okuduğum sade bir dükkândı. Oradan son kez geçtiğimde okuduklarımız, öğrendiklerimiz, ilk oluşumlar gibi beylik bir sürü soru arasında kıymetli bir insanın yokluğunu derinden hissetmiştim. Yaşıyorsa hayırlı ömürler, gittiyse kendisine rahmet dilerim.”
Ayrılık Ahlâkı
Her şeyin olduğu gibi ayrılığın da bir ahlakı vardır. Çünkü dünya ahlak üzerine kurulmuştur. Ahlaklı olan adil olur, insaflı olur, iman üzre olur. İbrahim Tenekeci, ayrılık ahlakından bahisler açıyor yazısında. Ayrılırken bile ahlakı terk etmemek. Bu da önemli. Her şeyin teşhirciliğe döndüğü bu çağda ahlakı kuşanmak da bir erdemdir.
“Fani dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız.
Zamanla insanların önceliği, hassasiyeti, iş tutuş şekli, düşünce yapısı değişir ve ayrılık kaçınılmaz olur. Esasında nasihat bellidir: Ayrılıktan özenle kaçınmak ve birlikte olmaya ısrarla devam etmek...”
“Kendini kurtarmak yahut kazanımlarını korumak için başkalarını, genellikle de arkadaşlarını feda edenlerin çağındayız. Dürüst ve düzgün insanların üzgün olduğu bir dünyanın içindeyiz. Ölenle ölemiyor, gidenle gidemiyor, kalanla kalamıyoruz.”
“Uzun soluklu yürüyüşlerde bazı kimseler geride kalır, bazıları da şu veya bu nedenden dolayı kırgınlık yaşar. Kimi yerini beğenmez, kimi beklentilerine karşılık bulamaz, kimi de değerinin anlaşılmadığını düşünür. Unutmadan: Bahane arayan, ona kolaylıkla ulaşabilir. Böylece bütünden ayrılmış, ana gövdenin dışında kalmış olur.”
İmam-ı Rabbani
Dursun Çiçek’in Hikmet Dağı’nda İmamı Rabbani var. Tecdit ve sünnet başlıkları var.
“Sünnete ittibâ ettiğinde insan, kendi zemini dışında gerçekleşen olayların da farkına varır. Onları da kendi bağlamlarında görerek hakkını verir. Bid’atlardan o zaman kaçınır. Bid’at ne demek? Bid’at; Hakk ile olan irtibatını unutup kendini zemin ve zaman kuran birisi olarak kabul eden insanın bir bakıma rububiyet iddiası ile ortaya normlar, değerler koyma iddiasıdır. Burada mihenk, Hakk’tan ve hakikatten kopuk insanın heva ve hevesiyle egemen olduğu için ortaya çıkan şeye yeni değil, bid’at denmesi daha doğrudur. Çünkü Müslüman için ‘Bir günü bir gününe eş geçen ziyandadır.”
“İmam Rabbânî, HâcegânNakşibendî silsilesinin bir devamı olduğu için kendisi de dönemin en önemli âlimi ve sufisi idi. Meşrepleri o dönem tevhidi vücûdî idi. Füsûs ve Fütuhât okuma geleneği devam ederdi. Lakin çevresindeki bazılarının kendisinin anlattıkları ile Şiilerin ve Hintlilerin tevhit telakkileri arasında yakınlık görmeleri onu kaygılandırdı. Çünkü bu durum Ekber Şah’ın yapmak istediği şeyi başarılı kılabilirdi. İşte o zaman zaten içinde bulunduğu sünneti daha öne çıkararak fakih meşrebini sufi meşrebine takaddüm etti.”
“Kendinden önceki büyük âlim İbn Arabî’nin tevhidi vücûdî makamını tevhidi şuhûdî makamına dönüştürür ve yükseltir. O, peygamberin velayeti üzerinden değil, nübüvveti üzerinden bakar hadiselere. İbn Arabî’de peygamberin velayeti nübüvvetinden üstünken İmam Rabbânî’de peygamberin nübüvveti velayetinden üstün hâle gelir. Ona göre kişinin velayeti Hakk’a, nübüvveti Halka yöneliktir. Hakk’a yönelim cüz’i ve ferdî, halka yönelim ise Hakk’a yönelimi de içinde taşıyan küllî bir niteliğe sahiptir.”
Saygınlık Ve Öz Saygı Üzerine
Saygınlık ve öz saygı birbirini tamamlayan iki kavram. Birinin olması için diğerine ihtiyaç var. Ortak nokta; ikisini de insanın kendisi sağlar. Kâmil Yeşil, saygınlıktan ve öz saygıdan oldukça keskin ve uç örnekleri başa geçerek bahsediyor. Gelinen son nokta çok kıymetli; “Saygının gizil öznesi Allah’tır, saygı gerçekte Allah’adır.”
“İnsanın saygınlığı insan olmasından gelir. Başkasının saygınlığı bizim de saygınlığımızdır. Çünkü ortak yönümüz insan olmaktır. Öz saygı da diyebileceğimiz bu hâlin dışavurumu kılık kıyafette, saç baş bakımında hemen belli olur. Kişioğlu, kendine olan saygısından dolayıdır ki dıştan bakışa, görünüşe göre de “insan” olmak zorunda hisseder kendini. Bu demek değildir ki varsa yoksa suretten bahsediyoruz. Hayır! Aslında surete yansıyan, surette dışavuran siretten bahsediyoruz. Acaba bu öz saygının kaynağı nedir dersiniz? Benlik bilinci diyor bazı psikologlar. Benlik bilinci, kişinin bir başkası olmadan vardığı bir bilinçtir. Ve bu bilinç, ruhta meknuzdur. Dolayısıyla saygınlık, bilincimizin kaynağında bir ruhumuzun oluşu vardır.”
Sezai Karakoç Üzerine
Bir yıl oldu Sezai Karakoç aramızdan ayrılalı. Bedenen aramızda olmasa da şükür ki adını anmaya her fırsatta devam ediyoruz. Daim olsun inşallah. Muhit’te de üç yazı var Karakoç’a dair. Şakir Kurtulmuş’un yazısından bir bölümü buraya alıyorum.
“Sezai Karakoç; Diriliş derken, İslâm’ın Dirilişi derken “bu medeniyetin tozlarından arınıp, silkinip uyanacağı ve tüm insanlığa ışığını yeniden saçacağını” söylemektedir. “Diriliş tezi birçok açılardan ele alınan İslâm’ı tarih ve medeniyet perspektifinden açıklıkla ortaya koyma çalışmasıdır. İslâm Medeniyeti’nin yeniden doğuş yolunu arama denemesidir bu tez. Bir çağrıdır aramaya, bulmaya ve araştırmaya. Bir duadır, ilhamını lütfetmesi için Ulu Tanrıya.” (Düşünceler 1, s. 18) Medeniyetin yok olması, inançların, düşüncenin, hassasiyetlerin de kaybolmasına yol açıyor. Böyle zamanlarda yeni bir sesle, yeni bir solukla, yeni bir uygarlık tasavvuruyla bu olumsuzluklara dur demek gerekiyor. İşte Sezai Karakoç “Diriliş Düşüncesi”yle, bu yeni sesle bu amaca hizmet için yola çıkıyor ve bütün olumsuz şartlara rağmen bir sorumluluk bilinciyle görevini sonuna kadar yerine getiriyor.”
Şiir Evrimi
Şiirin evriminden söz etmek mümkün müdür? Dünyanın yaşadığı değişimleri düşününce, şiirin de bundan payını almış olması mümkündür. Ali K. Metin, geçmişten günümüze şiirin kat ettiği mesafeyi bir evrilme bakış açısıyla işlemiş.
“Şiir elbette kendi kültürünü, birikimini, beğeni biçimlerini oluşturmak zorundadır. Bir tarafıyla bunun için vardır. Sanatın “icadı” da modern şiir de bu anlamda kültüre ve düşünceye yönelik bir müdahaledir. Bu sebeple tarihi, kültürel bir kopuşu imlemektedirler. Bu kopuşla birlikte neyin şiir olup olmadığı konusundaki yargılarımız değişiyor. Dolayısıyla bunu şiirin evrimi olarak adlandırmakta hiçbir beis yoktur. Şiir eleştirisinde arkaiklik, anakronizm gibi nitelemelerde bulunurken de tam bunu kastediyoruz. Şiirin yerleşik ve gelişkin biçimlerini ustalıkla kullanma becerisi bir metni takdir etmeye yetmeyecektir. O biçimlerin şiire çok başka bir yerden, başka pencereler açtığını biliyoruz çünkü. Yine de benzer biçimlerle güçlü, iyi ve yeni bir şiirin yazılabileceğini yadsıyor değilim. Biçimlerin potansiyel mevcudiyeti ve dinamikleri konusunda daha ihtiyatlı olmak gerekiyor. Garip Şiiri’nin dilsel, biçimsel imkânları ne kadar kısıtlı idiyse İkinci Yeni’nin o kadar daha güçlü, üretken bir dilsel potansiyele sahip olduğu çok açık. Bu durum Garip Şiiri’ni hiç de küçültmediği gibi, devrimci cesareti ve dahası son derece kıymetli şiir birikimiyle Orhan Veli’yi Türk şiirinin en önemli isimleri arasında saymaya engel teşkil etmez. Hâkim, göreneksel şiir beğenisinin dışında olmakla şiirde büyük, özgün, anlamlı işler yapmak bambaşka şeylerdir. Ne yaptığını/yapılabileceğini bilmek kaydıyla şiiri ortalama ve hâkim beğeninin dışına çıkaracak adımlar atabilen şair, gerçek ve sahici şiirin farkındadır. Şiirin mutlak ve aşkın bir sabite, bir güzellik ideali olmadığını biliyordur. Şiir eninde sonunda tarihsel bir evrim çizgisiyle mukayyet. Klasikleşmiş yapıtlar bu evrimin kabul gören kilometre taşlarını oluşturuyor.”
Klâsik Nedir?
Murat Güzel, bitmek bilmez bir tartışma konusunu Muhit sayfalarına taşımış. Klâsik nedir, ne değildir, kim demiştir, kim dememiştir? Nasıl klâsik olunur gibi bir dizi sorunun elbette sınırsız da cevabı var. Güzel’in cevabına bakalım;
“Klasik bir eseri klasik saymamızı gerektiren unsurun sebebini o eserin “belli yapısal kurallara ya da belli tanımlara” uyması olmadığını tasrih eden Ezra Pound’a kalırsa bu sebep o eserin bizim için “sonsuz ve zapt edilemez bir tazeliği” yaşatmasıdır. Pound’un bir şair-eleştirmen olması hasebiyle bu sözleri sarf ederken öncelikle gözettiği klasiklerin hassaten edebî klasikler olduğunu da belirterek sormaya devam edelim: Sonsuz olan ve asla zapt edilemez, bir karara, bir tanıma, bir yapıya, bir yere ya da zamana sığdıramayacağımız bu tazelik nasıl anlaşılmalı peki? Bu tazeliği kavrayışımıza uygun bir yolu bizatihi klasik deyişimizde kendiliğinden dile gelen normatif unsura yaslanarak bulabilir miyiz?”
“Klasik bir eserin doğrudan ifade etme gücünün sınırsızlığının onun klasik olma tarzını kavramamızda önemli tutamak noktalarını bize temin ettiği hiç kuşkusuzdur. Ancak bu doğrudanlığın sanat ve edebiyat eserleri ile düşünce metinlerinde birbirinden farklılık arz ettiği de aynı şekilde doğrudur. Bir düşünce metnini anlamlandırmaya çalışırken klasik bir edebiyat eserinde gözettiğimizden daha fazla o metnin nasıl ve ne zaman yazıldığından tutun da kimlere, nasıl ve niye hitap ettiğine kadar birçok ögeyi gözetmeliyizdir.”
Muhit’ten Öyküler
Ayşegül Genç - Kapıdaki Adam
“Bizi affet. Anlatmaya çalıştığımız için. Daha doğrusu anlatmaya çalışırken ki sabırsızlığımız için. Bazı kelimeleri ardı ardına sıralayışımızı ve bir an önce anlatmak uğruna başka kelimeleri ziyan edişimizi. Seni bu otel odasında sana fark ettirmeden karşıladık. Yeşil duvar kâğıdının köşesindeki geriye kıvrılışı görüyor musun? Sehpanın üzerinde duran, açılıp dağıtıldıktan sonra özensizce katlanılmış, iç sayfalarının okunmuş olma ihtimali çok da yüksek olmayan gazeteyi fark ettin mi? Duvara sabitlenmiş eski dolabın aşağıya doğru sarkmış kulpundan yayılan, insana acı verecek şekilde yayılan, en azından bir anlatıcıya acı verecek şekilde yayılan o ışıltıyı? Çekmece ve rafların etrafını dolanıp geçen elbiselerin, nihayet bulduğu elbise askısını? Perdenin insana işlerin nasıl rayından çıktığını hatırlatmaktan başka görevi olmayan eksik düğmelerinin, eksik bir dişin ağzı potlaştıran varlığını hatırlatması gibi ya da yokluğunu hatırlatması gibi, her yokluğun bir şeyin var oluşunu hatırlatmasını, konu bu değil deyip kapatmamız gibi orda öylece duruşunu?”
“Pencereyi yeniden, iyilere has o sevecenlikle yeniden aç, sen aç. Bu otel odasındaki her ayrıntıyı görmezden geldiğini biliyoruz. Yazmak istemediğini ama reddettiğin diğer şeyler gibi de reddedilemeyen bir arzu ile yazının yanı başında durduğunu biliyoruz. Karanlık ve isimsiz olan her şeye yeni bir isim koy. İsmi konmuş olanların ismini değiştir. Pencereyi açarsan karşıdaki apartmanların ardından gökyüzüne yükselen dolunayı görebilirsin. Bir gül yaprağının balkonlara doğru havalanışını, yağmurun ulağı olmaktan memnun toprak kokusunu, saksılarda ilahi söyleyen sardunyaları… Şehrin meydanında umut ve büyük bir arzu ile açılmış lokantayı, iki sokak ilerideki sinemadan çıkan gençlerin gözlerindeki parıltıyı, aşkı ve insanın sevip sevilmesindeki henüz hiçbir duygunun aşamadığı o haklılık payını…”
Eyyüp Akyüz - Giden Mi Duran Mı?
Kral, vezir ve soytarı gide gide bir kasabaya vardılar. Kasaba meydanında iki dolmuş vardı. Biri birinci viteste yolcu toplaya toplaya gidiyor, diğeri ise park etmiş hâlde öylece duruyordu. Kral, vezirine dönüp sordu:
“Hangisine binmek icap eder vezir efendi?”
Vezir sınandığını hissetti. Ancak yanıtı bildiğini düşündüğünden rahat görünüyordu.
“Giden araba varken duran arabaya binilir mi efendim?”
***
“Duran araba elbet bir gün gidecek. O gidene dek biz nereye gideceğimize karar verirsek ve onun da nereye gideceğini öğrenirsek gideceği vakit binip binmemeye karar veririz. Olmaz mı?”
Soytarısının bilgeliğine bir kez daha hayran olan kral, vezire muzipçe gülümseyerek göz kırptı. Soytarı birden yürümeye başladı. Vezirin tam yanından geçerken durmadan, duraksamadan sordu:
“Giden soytarıya mı katılacaksın, duran krala mı? Hadi bakalım!”
Büşra Özkan Yıldız Babil Kulesi’nde Bir “Masum
“Şehir dışında otoyol kenarlarındaki terk edilmiş benzin istasyonlarının hüznünü hepiniz bilirsiniz. “Market” yazılı dükkânın boş rafları karşılar önce sizi uzaktan, arabaları bir o yana bir bu yana savuran taşlı toprak yoldan geçerken kullanılmamış bir eskilikle yıpranan her bir detayın sizi şehrin “parlaklığı”ndan ne denli uzaklaştırıverdiğini hemen fark edersiniz. Bu istasyonlarda her şey tozlu ve gridir, atıl ve virane; demek ki dersiniz; yaşam buralarda “öte”lerin ardında.”
“Önce neşe ile başlayan ve yavaş yavaş yerini durağanlığa bırakan yolculuğumuzda mesafenin yaklaştıkça uzadığını hissettiğimde çocukken çözemediğim matematik problemlerinin iç sıkıntısını duydum. Bir hız vardı, bir yol, bir zaman… Bu problemler bir zaman ve mekândan münezzehti, hangisine tutunsam beni yarı yolda bıraktı, yol problemleri beni a noktasından b noktasına götürmedi. Ama bu uzayıp giden yolun annemin kokusuna çıkan bir formülü vardı. Yalnızca benim bildiğim formüllerin azlığı sayılarla aramı açmak konusunda oldukça mahirdi. Matematiği bu yüzden hiç sevemedim.”
“Köylüler ve biz, bütün gece Ahmet’i aradık. Sabaha karşı, o en dik tepenin aşağısında Ahmet’in kaskatı olan vücuduyla karşılaştık. Kırılan kirli gözlüklerinin ardında donuklaşan gözleri, onu ilk gördüğümüzdeki aşinalıkla bize bakıyordu. Boynunda Ahmet’le birlikte yuvarlanıp paramparça olan sihirli makinedeki son fotoğraf, bulanık bir karaltıydı sadece.
Ahmet’in kareli ceketinin içinde yeniden küçülen cansız vücuduna bakarken eşime sorduğum soruyu ben yanıtladım: Öksüzler hep yersiz yurtsuzdur.”
Muhit’ten Şiirler
Tesadüfen yaptığım
İcatlar da var, mesela;
Kusursuz bir iletken,
Kullanıma elverişli
Eros’un okunda
Küçük laboratuvarımda,
Sayısız deneyle doğrulanan
Bir sonuca ulaştım,
Ölüm isimli ve her koşulda,
İstediğini çekip alan
Mıknatısı engelleyebilirim,
Bunun için aşkın
O yapışkan kimyasıyla oynadım
Cevdet Karal
kırıldı hevesim
güz çoktan bozdu bağını
rüzgârı yaprakları ömrümüzün
bakakaldık akşamına
göz göze geldik sonunda
senin için defterler doldurdum güz
sarı yapraklı defterleri kalbimin
hüzünler çok koyu düştü
alışamadığım bu hayatı yaşamaktan
Arif Ay
suyuna daldırıp yandırdı beni
sonra mütebessim söndürdü beni
ölüm gibi sonsuz geldikçe gitti
uçtan uca dünya döndürdü beni
deniz dedi geçtim gök dedi uçtum
rüzgârı her sefer indirdi beni
Mehmet Narlı
Yeni yapılan evlerin penceresine tül perdeler takıyorsun
Herkes balkonda ellerini sana uzatacak sanıyorsun
Sanıyorsun ki artık yağmaktan yorulmuştur her yağmur
Suda dağılan sis, kanına karışan merak, ıslanan saçların
Sana imge olacak ölmemek için bahane arayacaksın
Biliyor musun bir şarkıda ölür insan, madem öleceğiz
Bir ağacın gövdesine oturup içinde kaybolabiliriz
Sevdiğin süsenlere sevdiğin ırmaklara hayran bakacaksın
Kaybolabiliriz bir koyakta tutulmamış sözlerin huzursuzluğuyla
Mehmet Tepe
Dedim harabatidir ölüm
Aldanma
Kim doğsa o haberdar.
Yüzsuyu mu döker fenaya
Bilir ki geleni istemez daha.
Geçmiş ola ömrüm, geçmiş ola.
Dünya kırkında dönüyor
işte İlk haline, toz bulutuna
Gözünde...
Emel Özkan
Biraz nefes alalım yorulunca bu uzak
Varılacak sonunda elbet her şey fani
Geçip giden neyse kalmışın meramını
Uzatacak ne var ki ölümsüz gibi duran.
Nurettin Durman
Daha fazla intihar etmeyelim diye değil mi bu taksitler?
Kredi kartı hesap özeti tedirginliği ve fotoğraflar
Bunları diyorum daha sık yapmalıyız – sesli güldüm
Şiirle hayatın arasını fazla açmayalım görüşelim
Hayal kırıldı mı?
Süleyman Unutmaz
Kime inandıysam kendime gücendim
Benzerlik hükmünü yitirdi
Anımsanmayacak bir güzellik
Bıraktı beni geride
Yusuf Mahir
Kim bıraktığı yerde bulabilir kendini?
Kuş uçar, göz içlerine salıncaklar kurulur
Sen, hiç bilmediğin dilde bir kayıp kıta
Dudaklarında ten kafesinden kaçmış sesler.
İnsan nerede değilse orayı özler.
Ahmet Edip Başaran
Yediiklim, Sayı:392
Yediiklim dergisi istikrarlı yürüyüşünü sürdürüyor. 392. sayısında da okuyucularına dopdolu bir içerik sunuyor dergi. Özellikle düşünce yazıları ile önemli bir boşluğu dolduruyor Yediiklim.
Şemsettin Sami'nin Dil Tutumu ve Problemin Değişen Niteliği
Osman Bayraktar, özellikle dil, kültür çalışmaları ile öncü bir isim olan Şemsettin Sami hakkında yazmış.
“Şemsettin Sami, 54 yıllık ömrünün önemli bölümünü ansiklopedi sözlük çalışmalarına ayırdı. Türkçenin en sistemli ilk lügati olan Kamus-ı Türki 1900 yılında yayımlandı. Yüce devletin yıkılmasından 18 yıl önce. Bu da kaderin bir başka cilvesi. Osmanlı hukukunun sağlam belgelerinden birisi kabul edilen Aile Hukuku Kararnamesi de 1917'de yayımlanmıştı.
Şemsettin Sami, yazısına “Lügat kitabı bir lisanın hazinesi hükmündedir” cümlesiyle başlıyor. Kelimeler her dilin kendine özgü kurallarına göre farklı biçimlere girerek veya birleşerek dilin kendisini anlatmasına imkân sağlarlar. Dünyada kendi dilinin bütün kelimelerini bilen ve hafızasında tutan bir insan düşünülemez. Dili unutulmaktan koruyacak olan iki araç, o dilin bütün kelimelerini kapsayan bir lügat ve gramer kitabıdır. Ancak Türkçe bin yıldan beridir bir edebiyat dili olmasına rağmen ne mükemmel bir lügati ne de düzgün bir gramer kitabı vardır.”
“Şemsettin Sami'nin, bir kimsenin ana dili olmayan başka bir dilde kelime ve kavram üretmeye hakları olmadığı yargısını da biraz açmak gerektiği kanaatindeyim. Ana dil vurgusunun sanat eserleri için yerinde olduğunu teslim etmek gerekir. Bilim dilinin objektif niteliğinin aksine, sanat dili sübjektiftir. Açıklaması zor biçimde insan bazı duyarlılıkları sadece ana dilinde yakalayabilir, keşfedebilir ve en iyi şekilde ifade edebilir. Fuzuli örneğinde olduğu gibi geçmişte de bunun örneği çoktur. Günümüz edebiyat dünyasında da ana dili olmadığı halde İngilizce veya Fransızca roman veya şiir yazmaya çalışan sanatçılar bulunmaktadır. Ne var ki bunların hiçbirinin öyle çarpıcı eserler olduğu söylenemez.”
“Günümüzde ortak Türkçe konusunda resmi ve akademik düzeyde çok sayıda girişimi oldu. Bunların başarıya ulaştığını söylemek ise çok mümkün değil. Ancak burada da doğal olan seyir hükmünü icra etmekte. Resmi tutum ve akademik girişimlerin yapamadığını filmler ve diziler başarabilmektedir. Devletlerin sadece dil birlikteliği bağlamında sonuç almak için bu araçlar üzerinde daha fazla durmaları yerinde olacaktır.”
Said ve Foucault'un Entelektüeli ve Entelektüel Kısırlık
Yusuf Emir Culha, entelektüel kavramını ele alıyor Said ve Foucault görüşleri ışığında.
Entelektüel kelimesi Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır, peki neyi anlamak, niçin ve nasıl? Sartre hem kendisinin hem de toplumun içinde bulunduğu çelişkileri ayırt edebilen kişinin, gerçek entelektüel olabileceğini belirtir. Bu eylem ise konformu değil rahatsızlığı ve tedirginliği gerekli kılar. Rahatsız olduğumuz bir durum yoksa, her şey yolunda gibi gözüküyorsa, tüm konuşulanlar ve yapılanlar istikrarlı ve tutarlı gibi görünüyorsa entelektüel bir çabaya girmek gerekli ve önemli bir düstur olarak hissedilmeyecektir. Böylece entelektüel çabası ve tedirgenlik durumu bilinçli bir bakış-görüş açısı ile olağandır.”(...) Hele bir entelektüelin dinleyicilerini mutlu etmesi diye bir şey söz konusu olamaz; işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktadır.”
Said'in entelektüel ayrımından bahsedersek; entelektüeli amatör ve profesyonel olarak ikiye ayırabiliriz. Profesyonel entelektüel; akademi dünyası içerisinde bulunan, sürekli denetim altında bulunan ve entelektüeli bir iş haline getiren kişidir. Said profesyonelizmin de olumlu yanlarının -ki normalleşme, devlete bağlı kalma gibi tehlikeleri de dile getirmek gerek- olduğunu dile getirse de onun asıl amacı amatör entelektüelin inşasıdır. Amatör entelektüel; Said'in daha öncesinde bahsettiği Marka Polo'dur. “ Her entelektüelin bir dinleyicisi ve bir muhatabı vardır. Mesele o dinleyicinin orada memnun edilmesi gereken bir müşteri konumunda mı durduğu yoksa entelektüelin meydan okuyup doğrudan muhalefete ve topluma daha demokratik bir biçimde daha fazla katılmaya teşvik edebileceği biri mi olduğudur.”
Foucault’un düşünceleri sürekli entelektüeli hedef almaz. Entelektüelin çemberleri üzerine kafa yorar. İktidarın oluşturduğu hakikati, oluşturulan hakikat enformasyonunu ve etkilerini konu edinir. Ayrıca siyasi işlevi göz önünde bulundurur: “Entelektüel, bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasi mücadele alanında kullanan kişidir.” Elbette entelektüel bilinçli bir tarih eleştirisi ve bilgisine sahipliği ile iyi bir tenkitçidir aynı zamanda fakat entelektüel dünün değil bugünün entelektüelidir; soruları bugünün adaletsizliklerinin sorularıdır, bugünü doğru anlamak ve bugünü sorgulamak asıl görevdir. “ Entelektüel için temel siyasi sorun, bilimle ilintili olan ideolojik içerikleri eleştirmek ya da kendi bilim pratiğine doğru bir ideolojinin eşlik etmesini sağlamak değil; yeni bir hakikat siyaseti oluşturmanın mümkün olup olmadığını bilmektir.”
Güney Asya'da On Gün
Mustafa Gülali seyahat yazısı ile Yediiklim’de.
Seyahat Şifadır
Yurt dışı seyahatine sık çıkan biri değilim. İmkan ve şartların el vermeyişi bunun belki de en önemli sebebi. Yoksa yakın uzak, yurt içi veya yurt dışı seyahatleri her haliyle çok severim. Bunun içindir ki ilk gençlik yıllarımdan beri mütemadiyen uzun yolculuklara çıkan Bahtiyar bir seyyah olmayı düşlemişimdir hep. Arzın omuzlarında dolaşıp hakikatlere ermeyi nihai gaye edinmişimdir o günden bugüne.
İlk Görüşme
Bir küçük çantayla yolcu çıkış kapısına doğru adımlıyorum. Mihmandarım beni kapıda karşılıyor. Kendisi ODTÜ mezunuymuş. İnsana güven veren bir yapısı var. İsmi Afzalurrahman ama Afzal diyorlarmış kısaca. Şoförümüzse Kalam. Elli elli beş yaşlarında. Hayatın zorlukları kırışık yüzünden ve nasırlı ellerinden belli oluyor. Pek uyanık, aceleci ve de çılgın. Ne de olsa şoför. Çok da mütebessim. Olur olmadık zamanlarda patlattığı kahkahalar kulaklarımızı çınlatıyor.
Dakka’da Sabah Saatleri
Sabah namazına muhteşem kuş sesleriyle uyanmak ne güzel. Odam, sokaklar koro halinde kuş cıvıltıları ile dolu. Aşina bulduğum sesler arasından daha önce hiç duymadığım sesler değiyor kulaklarıma. Tabiat her yerde tabiat, mevcudat hakikatin dilini terennüme diyor hep. İlahi bir musiki gibi içimi şenlendiriyor kuşlar. Onlarla birlikte hakkın divanına duruyor olmanın derin huşu ve huzuru sarıyor tüm bedenimi. Ruhen hafifliyor, manen derinleşiyorum.
Çaylak Kesiği Kitabı Üzerine Eren Buğdaycı ile Söyleşi
Abdullah Yalın Karadağ, Eren Buğdaycı ile ilk kitabı Çaylak Kesiği üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş.
“Tüm yolculuklar ilk adımla başlar. O yüzden ilk adım önemlidir. Önemlidir çünkü başlangıçtır ve istikameti de büyük ölçüde o belirler. Eğer benim bir yazı yolculuğum olacaksa Çaylak Kesiği bu yolcuğumun ilk adımı olmuş oldu. Dolayısıyla sırf bu vasfından ötürü bile oldukça önemsiyorum Çaylak Kesiği’ni. Aslında her yazar hatta her sanatçı için ilk eseri mühimdir. Niteliğinden bağımsız olarak yalnızca ilk eser olması dahi onu önemli kılar. Çaylak Kesiği’nden ne umduğuma gelecek olursak... Hayat... Evet ben de öyle buluyorum hayatı. yeterince karmaşık. Fakat aynı zamanda da sırlı... Duam ve beklentim Çaylak Kesiği’nin bu sırlı ve karmaşık hayatta benim yolculuğumu güzelliklere çıkarmasıdır. Güzel dostluklar edinmeme, güzel anılar biriktirmeme ve güzel insanları tanımama vesile olmasıdır.”
“Dönüşüm belirgin ve kaçınılmazdır. Öyle ki var olan her şey değişimden öte bir dönüşüm içinde. İnsanoğlunun bu dönüşümden etkilenmemesi mümkün olabilir mi? Bence olamaz. Zira insan zamana kayıtsız kalamaz. Zamana kıymet veren, onu anlamlı kılan insanoğludur. Zaman ve insan birbiriyle mündemiçtir. İnsan zamanın içinden geçerken zaman da insanın içinden geçer. O yüzden insan da var olan her şey gibi zamanla birlikte dönüşür. Tıpkı ellerimiz, yüzümüz, saç rengimiz gibi davranış biçimlerimiz de değişir. Hatta dualarımız bile değişir. Birkaç yıl önce ettiğiniz duaları düşünsenize...”
“Dergiler fikirsel anlamda üretmeye niyetli kimselerin sesli düşünme alanlarıdır. Bu yönüyle bir yazarın dergide boy göstermeye başlaması demek bir bakıma içinden geçirip durduklarını artık tanımadığı insanlara mırıldanmaya başlaması demektir. Bu mırıldanmaların rüşt ispatlamak gibi bir yanı olduğu kadar yazar adayına ismini, takip ettiği isimlerin yanında göstererek onu motive eden bir tarafı da vardır. Yedi İklim, benim bu yolculuğumda sesli düşünebildiğim ve yürümeye devam etmem yönünde beni motive eden bir yer oldu.”
Yediiklim’den Hikâyeler
Osman Koca- Sıtmağacı
“Faruk'lu zamanlarda kahvede, onsuz anlarda büfemdeyim. Cenk amca gideli epey oldu. Nazım'ın dediği gibi: “Ölüm bir günlük acı, şu kahpe ve çağcıl bezirganda.” Tam böyle mi söyledi, metin yok yanımda, kesin olan şu ki söylediği bu yakındı. Gidiyorum.. Malum sonu.. Malum yere.. Çok -oturgaçlı- götürgeçteyim yine. Komik ötesi trajik! Taşdikili’ye gelince önümüzdeki otobüsün sırtındaki reklama ilişiyor gözlerim. İlişmekle kalmıyor, hani şu afacan vikingli çocuk vardı ya, tıpkı onun gibi yüzlük ampul parlıyor taş kadar soğuman zihnimde. Şarlok şok olmuş, Agatha diz çökmüş önümde. Bilime yok sözüm. Gör ki; ağaçtan düşen elmaya, suda yüzen tasa itibar edecek kadar da enayi değilim.”
“Büfe, babadan kalma. Benden büyük desem, yeridir. Küçümen bakkalmış ilk zamanlarında. Merhum, akıllı adam. Çağa uyumasını da, uydurmasını da bilmiş. O menfur illete -kansere- yenik düşene kadar hep didinmiş. Altıncı yılına ramak kaldı. Melek yüzlü anneciğim son dört yıldır abimin yanında. Avustralya'da. Döner dükkanı var abimin. İşleri de tıkırındaymış. On yılda kendini ev, yazlık, araba almış. El deyip dışlarız. Ne ki insanlık, adalet, sermaye, özgürlük onlarda. Namazla bitmiyor her şey. Emrolunduğun istikamette dosdoğru durmayınca yuvarlanıyor insan, tepetaklak oluyor. Bizim de sonumuz buna yakın gibi. Yeni bir atraksiyon, hamle yapmazsam, matlanacağım işten değil. Cengiz'e yaslanmak gerek. Üzüme bakan üzüm misali. Her güzelin kusuru var. Fırlama enikonu çalçene. Bi şey söyler, tümce aleme reklam eder. Etsin.. N’apalım! Gülü isteyen dikenini gözardı etmeyecek. Yetinmeyecek, cangıl cungula da meydan vermeyecek. Kafa fırfır. Ah ulan, şu kafanın binde biri kadar param olsa..”
“Yalnızlık koyuyor bana. Dahası Sinem’siz uyunmuyor hiç türlü. Şu tutamaçlar, üzerindeki farbalalar, fal taşı açık gözlerle sayıklamalar.. bitimsiz, betimsiz yeltek takıntıların duldasına sığınmalar.. Bu dert.. illet.. bu menem.. İşteki zayiat yetmiyormuş gibi aşktaki kayıplar.. Hayra yor! Sen de! Dalıp gitmişim yine.. Karşı bahçedeki boyunu kesik dört armut ağacına.. Bir daha dönmeyecek olan talihsiz Cenk amcaya.. Sinem'in ayak sürdüğü şen kaldırımlara.. Tiz tiz, kesik kesik çalan cazgır telefon yüzünden dönüyorum hayata. Arayan annem. Halimi- hatrımı, işi - gücü soruyor. Nasipse geleceklermiş yazın. Demek annem, abim, aborjin yengem ve yüksek bir olasılıkla nomadik kültürlü melez yeğenim gelecek ha! Neyse ki yaza çok var.. Kendimi ispatlamadan olmaz. Yetişir onca ay.”
Mehmet Özger-Yusuflar Kuyular Ölümler
“Parmaklarım tereddütle telefonun üzerinde dolanıyor. Bir türlü karar veremiyorum. Silsem sanki hafızamda onunla birlikte silinip gidecek. Silmesem her bakışımda içimde sürekli içerilere doğru oyulan bir boşluk oluşacak ve her bakışımla daha derine inecek, sonra içimde oluşan bu kocaman oyuğun başında bekleyeceğim. O derinliğe baktıkça başım dönecek ve her seferinde bir düşme korkusu yaşayacağım ya da düşeceğim. Çocukken hep öyle olurdu. Uyumadan hemen önce büyük bir boşluğa düşer gibi olurdum.”
“Sonra sonra başka ölümler de gördüm. Sonraki ölümler daha çok birbirine benzemeye başladı. Birkaçı hariç. En çok genç ölümleri yakıcı geldi bana. Göğ ekini biçmiş gibi işte... Sonra bu ölümlere daima Lachini'nin “Autumn Autumn Autumn” bestesi eklendi. Bunun sebebini bilmiyorum. Adı güz olduğu için miydi parçanın yoksa bu ölümler mi içimi güzleştirdi? Okuduğum gerçekçi romanlarda ya da yaprakların dökülüşü ile insan hayatını özdeşleştiren şiirlerde güz ile insan hayatı arasında bir benzerlik vardı ama onlar edebiyattı sonuçta.”
Kadriye Turhan-Cesaretin Düğümleri
“Bazen içimizdeki ırmak tersine akar yahut iki damara bölünür. Damarın biri cılızlaştıkça diğeri hoyratlaşır. İşte tam da böyle bir şeydi başına gelen. İkiye bölünürüm, diye düşündü. Kolay olacaktı. Aklını, kalbini.. Bir elmayı ortadan ikiye böler gibi ayıracaktı. İşler tıkırında nasıl olsa, para akıyor oluk oluk. Paranın peşine takılı değil miydi mutluluk?”
“Gani eve gelmemek, Fadime de çocuklara avutmak için yalan söylerdi. Onlar bu durumun farkındaydılar. Annelerinin yüzündeki kederi, babalarının yüzündeki kederi, babalarının yüzündeki gönülsüzlüğü okuyabiliyorlardı. Gani’nin eve geldiği o ender zamanlarda onunla birlikte kapıdan içeri giriyordu gri bulutlar. Fadime'nin içine yağmur yağdıkça çocukların kalbinde şimşekler çakıyordu. Bir süre sonra babalarını sormaktan vazgeçtiler. Şimşekler durdu. Yağmur bitti.”
Yediiklim’den Şiirler
varlığım yok
dünyaya saçtığım kelimelerden başka
yarım yamalak bir yığın dosya, bilgisayarımda
ensemde fanilik mührü
yüzümde uyuyakalmış yıllar
unuttuğum anlardan ve insanlardan
özür dilerim, samimiyim
yine olsa, yapardım yine, bile bile
tekrar özür dilerim
yenilgiye yazgılı bir dehşet ve kıyım
çoğalıyor ellerimde
Şahit olmaktan sıkıldım zamanın geçişine
hem de çok
sakın ha Azrail'e methiyeler dizdiğim
düşünülmesin
canım sıkılır bir mengenede
yine de yaşamak isterim
Sulhi Ceylan
Ey zamana hükmeden ben mi sağırım vurdumduymaz
Kurumuş dalların kıymıklarına tutunan
Bir filiz bir can bin bir filiz boy verir ruhumda
Boşların boşluklarını çoktan savurdum
Kendime varmam için toprağa baş koydum
Ne varsa orada var ne varsa orada biter
Beni yeniden diriltecek olan da o ondan geldiğim gibi
Dalından düşen bir cevizin ayağa dokunması gibi
Bu sonbahar da geçer nasılsa gelecek ilkbahar
Parmakları kanatacak güller orada ve o zaman da
Ali Haydar Haksal
Kanatlı beyaz ibrişimdir şehrazat
Alıp beni güneşin sayvanına sürükler.
Göğe vurgun ve hayran göğe adanan adak
Ölüm anında sanki yeşerir salkım saçak
Ellerim menevişler.
Gök, yamaçta katmerlenen adacık
Gözlerimi sonsuz bir ummana davet eder
Bugün var yarın yok şu pervasız sığırcık
Vurulur cihangirin peşi sıra derbeder
Giderim, gitmek gözlerin ardı sıra
Gongları vuruyorken ecinni taifeler
Kanımda şahmeran nefesi titrer.
Sema T. Ersöz
Neyse ki plütonyumu öğretmiyor aliye müfredat
Kağıt kalem harfler bunlar da sakıncalı biraz
Ali de büyür bir gün Ayşe'ye karşı flexible
Birlikte ip atlıyorlar derken ileride çıkıverir bir yüzük
Ben de dönüyorum dünya ile birlikte kırılgan bazen vakarlı
Kros simülasyonundaymışım gibi bazen
Bakış örtülü bir girdabın çığlığı bir mezar
Üstelik yapışkan aynı zamanda ıslak
Kaskatı mengene geziyor avuçlarımda o züleyha
Saçlarımın dağınıklığı gözlerinin züleyha tavrından
Gözlerin tebessüm ve tüfek gerilla bana
Kelimenin üzerinde siyah çarşaf
Yalnız sessizliğin dili var anla
Sessizliğime en çok yakıştırılan kahkahan
Mescit kapılarında dilendim epey
Kanıma karışan çiğ kalabalık
Eline al ya tebessüm ya tüfek
Yahya Çerkez
kaç dostu birden gömdüm ben tek celsede
benim de salam okunur azıcık ayağım tökezlese
kimse ödemiyor borcunu, iki bin bayram geçse
insan bu, canını da vermeyecek elinden gelse
Eyyüp Akyüz
Tam burası dedim
Göğü cebine doldurmanın
Bayram sabahı şeker niyetine çocuklarınan
Ve karışmak için o büyük kalabalığa
Karışır gibi sular menendi ırmağa
Eve koşar gibi kendimize koştuğumuz
Şehri facirlere bırakıp şehri bültenlere
Dağ ki bir yaşam öyküsüdür
Varlığın ezeli ve ebedi muştusu
Rahminde bir çocuk büyüten anne şefkatinde
Ki yetmediği tartmaya hiçbir terazinin
İmdat Akkoyun
Edebiyat Ortamı - Sayı: 89
Edebiyat Ortamı dergisi 89. sayısının kapağını ölümümün 1. yılında Sezai Karakoç ile aralıyor. Veda şiiri eşliğinde bir kez daha rahmet dileklerimizi gönderiyorum Üstadımıza.
Mustafa Ruhi Şirin, 2009’dan 2021’e uzanan bir tarih şeridinde Sezai Karakoç’u anlatıyor. Günlükleri takip ederken Karakoç’u daha yakından tanıma imkânı da buluyoruz. Olaylara, yaşananlara ve tutumlara karşı bakış açısını daha net gördüğümüz kesitlere yer veriyor Şirin. Sezai Karakoç Belgeseli’nin çekim aşamaları, Karakoç’un tutumu, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü ve Karakoç, anılar, yaşananlar Şirin’in bakış açısı ile sunuluyor sahne sahne.
“TRT’nin hazırladığı belgeseli de sordu Sezai Bey. Ayla Karlı Tezgören’i aradım geç vakit; belgeselin montajındaymış TRT İstanbul Televizyonu stüdyolarında. Bir ay daha sürecekmiş montaj aşaması. Sezai Bey görüntü çekimine izin vermediği için canlandırma yöntemini kullanan Ayla Hanım’ın şu cümlesi kayda değer: “Hayatımda hiçbir işi zihnimde bu kadar ağır hissetmedim… Yüreğimle aklımla Sezai Karakoç portresi ortaya çıkarmaya çalışıyorum…” Bir sinemacının mesleğine sadakati önemlidir. Ayla Hanım’ın Sezai Bey’i ve düşüncesini belgesel diliyle olabildiğince doğru yansıtma çabası ve özeninden iyi bir örnek ortaya çıkacağını seziyorum. Sonuçta her belgeselci kendi portresinden sorumludur. Sezai Karakoç’u anlama çabasıyla da sınırlıdır bu portre…”
“Tarabya, 10 Şubat 2010 Dün gece CİNE 5 televizyonunda Gün Doğmadan: Sezai Karakoç Belgeseli’ni ikinci defa izledim. Gala gecesi gösterilen belgesele birkaç küçük müdahale yapılmış. Ev ortamında daha rahat izlemiş olmak dışında görüşümde değişiklik olmadı. Çok eklektik, parçalı, şiir klipleri ile ana anlatı uyumu yok, bazı bölümleri tam propaganda tonunda, siyasi dozu ağır ve çok şey anlatma iddiası egemen belgesele. Belgeselin tamamı sinema filmi gibi tek bölüm hâlinde yayınlanınca bu ağırlık daha da artmış oldu. Belgeseli birkaç bölüm hâlinde ‘sağanak’ başlıkları altında yayımlayabilirlerdi.”
“Nişantaşı, 26 Aralık 2011 Sezai Karakoç, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü kabul etmiş, ancak ödül törenine gitmemiş. Sezai Bey’in tutumunda değişiklik yok. Türkiye’yi yöneten siyasi heyet 9 yıldır Sezai Karakoç’un hayatta olduğunu dikkate almadığı hâlde -arada bazı ilgililer ziyaret etse de- Sezai Bey’in ödül törenine davet edilmesi bugünkü ortamın bir belgesi olmaktan öte bir anlam taşımıyor.”
Selman Ertaş ile Şiire Dair
Cahid Efgan Akgül, Selman Ertaş ile ilk şiir kitabı Bir Düğün İki Cenaze üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiire, hayata, Türkiye’ye dair bit sohbet dergi okurlarını bekliyor.
“Çok sık şiir yayımlayan biri değilim. Ortalamaya vurduğumuzda yılda 1-2 şiir yayımlıyorum. Belki bu kadar hassas davranmamak lazım... Yazdıklarımın bir kitap hacmine ulaşması için bu kadar beklemem gerekti. Bunun haricinde sürekli olarak şiir yayıncılığı yapan yayınevi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Artan maliyetler de bu işin tuzu biberi...”
“Şiir çalıştığım tabii ki oldu, 20’li yaşlarda genellikle. Umduğumu bulduğum çok nadirdir. Yazmak istediğim şiirle ilgili bazen günler bazen haftalarca yapısıyla ilgili düşünceler belirir. İşte şu meseleyi yazacağım, şiirde başka birini konuşturacağım veya kendim konuşacağım veya şöyle bir atmosfer oluşturacağım... gibi. Sonra zamanının geldiğini düşünüp oturup yazarım.”
Kudüs’te Dört Gün
Mehmet Taştan Kudüs’ü anlatıyor. Dört günlük bir huzur molası gibi Kudüs’teyiz. Karşımızda Mescidi Aksa. İçimizde ümmet, dilimizde dua dua adımlıyoruz sokakları Taştan ile.
“Gece miraç kokar Aksa... Gözlerinizi yine Kubbettüs Sahra alır… Çünkü bu mabedin koynunda, Hz. Peygamberin, üzerine basarak miraca yükseldiği Muallak Taşı ve kayanın tam altında, o gece namaz kıldığı Ruhlar Mağarası var... O mağarada bedenin darası düşüyor; ruhunuz seyyal bir hale geliyor.”
“Perşembe’yi cumaya bağlayan geceydi. Kaldığımız otelin önü, gece saat üçe doğru hareketlenmeye başladı. Abdestini alanlar birer-ikişer aşağı iniyor ve sonra gruplar halinde Mescid-i Aksa’ya doğru yürüyorlardı. Ben de onlardan biriydim işte… Üzerimizde taze bir abdestin ferahlığı, yüzümüzde üfleyen rüzgârın serinliği, ruhumuzda Kudüs’le vedalaşacak olmanın burukluğu vardı.”
“O gün, iki üzücü vaka da Mescid-i Aksa’da yaşanmıştı. Yatsı namazını Kubbettüs Sahra’da kılan birkaç yaşlı kadın duayı uzun tutmuş; bu yüzden dışarı çıkmakta geç kalmışlardı. Buna sinirlenen İsrail askerleri pis postallarıyla camiiden içeri girmiş; onları tüfek dipçikleriyle dürterek dışarı çıkarmıştı. Aynı saatlerde Mescid-i Aksa’nın açık alanında slogan atan Filistinli iki genç plastik mermilerle vurularak yaralanmıştı.”
Gökhan Yılmaz ile Öykü Üzerine
Severek takip ettiğim bir öykücü Gökhan Yılmaz. Öyküde kendi sesini yakalamış bir isim. “İkiye Kadar Sayamamak, Biraz Kuşlar Azıcık Allah ve Hevesin Kaçış Yönü” kitaplarının yazarı Yılmaz ile Oğuzhan Öztürk, Edebiyat Ortamı için bir söyleşi gerçekleştirmiş.
“Koşan bir ata benzetiyorum bazen kendimi. Karnı tok, ruhu aç, ha bire koşuyor. Yılkıda da olabilir, henüz yeni doğmuş da. Kafasındaki hikâyeleri dizginlemeye çalışan biriyim. Anları, sahneleri, cümleleri estetik bir hâle yola koymaya çalışıyorum. Zor yolun zoraki yolcusu.”
“Ben çok zor yazan biriyim aslında. Gittikçe daha da zor, diyelim. Aradaki sekiz yılda kaçmayı başardım yazmaktan. Şimdi kaçamıyorum. Bu kadar basit aslıda. Yazmak çok zorladığım, üzüldüğüm, yıprandığım, kahrolduğum bir şey desem belki tuhaf olur ama öyle. Yazmamaya direnenlerdenim.”
“Yeniyi okumaya gayret ediyorum. Daha doğrusu yeniyi okumayı istiyorum. O yüzden vaktiyle okuyup çok sevdiğim öykü kitapları olsa da dönüp dönüp tekrar okuduğum kitap pek yok. Başucumda kitap değil defter var. İçinde bir sürü not, bir sürü sahne, alacak verecek…”
Sosyoloji ve Edebiyat İlişkisi
Edebiyatın en sıkı bağlar kurduğu bir alandır sosyoloji. Hayatın soluk alışverişini duymak da diyebiliriz buna. Prof. Dr. Sami Şener, bu ilişkiyi anlatmış yazısında.
“Sosyoloji ve edebiyat arasındaki ilişki, aslında hayat ve insan arasındaki ilişkinin varlığını göstermektedir. Çünkü, toplumu ele alan sosyoloji, insanı ve onun duygu ve hayata bakışını açıklayan edebiyatla ilgi kurmadan, insanı tanıyamaz. Özellikle, insanın iç dünyası, beklentileri ve arayışlarının bir aksi olan edebiyat; insanı da bütün boyutlarıyla anlamanın bir yoludur.”
“Edebiyat; hayatı ve insanın iç dünyasıyla ilgili dünyayı önümüze getirmesinden dolayı, gençlerimize sunabileceğimiz en uygun eserleri bize verebilmektedir. Okumayı da kolaylaştırıp, zevkli hale getiren ve en derin duygularla bizi buluşturan edebiyatı, hayatımıza rehber olarak almak durumundayız. Bu arada onu, geçmişin en samimi ve gerçekçi şahidi olarak sosyal dünyamızla buluşturan bir ürün olarak bilmek durumundayız.”
Kırcaalili Şairler; Rodoplarda Türkçenin Zarif Sesi
Fahri Tuna bu sayı bize Kırcaalili Şairler Antolojisinden bir kesit sunuyor adeta. Toplu portreler tadında şairler geçidi var Tuna’nın bu yazısında. Yazısının konusu Kırcaalili şairler. Birkaç örneği buraya açıyorum.
“Kırcaali ve şiir denilince ilk aklıma gelen isim, Sabri Alagöz ağabeyimdir. 1937 yılında Koşukavak’a bağlı Hisar köyünde doğan Alagöz, hukukçu, eğitimci, gazeteci, radyocu ve dergicidir. Tanıdığım Bulgaristan Türklerinin sesi durumundaki Kaynak dergisinin genel yayın yönetmeniydi. İki de şiir kitabı bulunan Sabri ağabeyi, en çok, Kader Tun, keder Tuna / Hırçınlaşma mavi mavi / Koynunda gizlenen nefer / Beni deli eder Tuna ve Sen ilham kaynağımızsın / Güftemize bestemize dizeleri ile hatırlayın.”
“Bir başka bayan Rodop şairi Resmiye Mümin’dir. 1976 Kırcaali Boyacı köyü doğumlu olan ve Türkçe, İngilizce ve Resim öğretmenliği de yapan Resmiye hanımın şiirleri çeşitli gazetelerde yer aldı. Bulgaristan’da rastladığım tek başörtülü şair olan Mümin’in Ak Meleğim, Babamın Kızı, Minik Serçe ve Sırılsıklam adlı dört şiir kitabı sahibi. Kırcaali Haber gazetesinden çalışan Mümin’i ben Müzekki Ahmed’in yanında tanıdım.”
“Hayat Dediğin adlı şiir kitabını da takdim etti fotoğraf çektirirken Aysun Ramadan. 1999 Kırcaali doğumlu genç şair. Hayat dediğin / Düne gülümseyerek bakmak / İçindeki çocuğu dinlemek diyor Aysun kızımız. Eyvallah. Katılıyoruz. Hayat bir yolculuk / Ben bir yolcu / Kalbim bir harita diyor bir şiirinde. Evet, evet. Katılıyoruz. Ay Yüzlüm diye bir şiiri daha var. Tam da bu işte; ay yüzlü kız sensin evlâdım. İnşallah nice şiir kitapların çıkacak. Yolun açık olsun.”
Bir Üsküp Aşığı, Kılıççızâde İshâk Çelebi
Muhammed Sefa Rumeli, Kılıçzâde İshak Çelebi hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile Edebiyat Ortamı’nda.
“Üsküp’ün biçare gönüllere şifa olan bu uhrevi ikliminden etkilenenler arasında, asli vazifesi müderrislik olan on altıncı yüzyıl klasik Türk şiirinin önemli ismi, Kılıççızâde İshâk Çelebi de bulunmaktadır. İshâk Çelebi’nin çocukluk yıllarına dair kaynaklarda detaylı bilgiler bulunmamakla beraber, 1464-65 yılında Üsküp’te doğduğu, babasının kılıç/demir ustası İbrahim Efendi olduğu ve onun mesleğine ithafen, Kılıççızâde lakabıyla da tanındığı bilinmektedir.”
“16. yüzyıl klasik Türk şiirine hakim olan ağdalı, ağır ve soyut dil yerine günlük konuşma diline daha yakın, halkın rahatlıkla anlayabileceği, yalın bir üslup kullanmaya özen göstermiştir. Bu sade üslup, özellikle medrese çıkışlı divan şairleri tarafından avam bulunarak oldukça yadırganmıştır.”
Uzaktaki Yakınlar
Handan Özduygu, Mekke’yi anlatıyor yazısında. Mekke’de olmak, yaşamak üzerine notlar var yazıda. Uzakken yakın olmak tam da yazının ruhunu işaret eden bir ifade.
“Türkiye’den Hicaz’a göç eden ailelerin, gerek Mekke-i Mükerrem’e gerek Medine-i Münevvere’de, öyle çok mülteci aykırılığı gibi bir psikoloji yaşamadığını düşünüyorum. Ayrıca bölgenin bütün dünya Müslümanlarının rağbet ettiği modernleşmiş bir coğrafya olduğu da bir vakıa. Müminler için orada yaşanan manevi tatmin zaten her şeyden önce geliyor.”
“Ayten Türk asıllıydı ama Mekke-i Mükerreme’de doğup büyümüş, bir Arap’la evlenmişti, dolayısıyla evde hayat Arap kültürüne göre yaşanıyordu ve bu ilgimi çekiyordu. Mesela iftarları hiç bizimkine benzemez. Sofraya ilk önce çeşit çeşit hurma ve tatlılar gelir, hurma ve tatlılarla oruçlarımızı açtıktan sonra evin beyi imam olur cemaatle akşam namazı eda edilirken, görevli sofrayı değiştirir ve bir Ramazan klasiği olan etli özel baharatlarla pişirilmiş buğday çorbası ve sambusak denilen içi kıymalı yağda kızartılmış, şekil itibariyle çok şık ve sevimli görünen ama çok lezzetli küçük börekler zeytinyağlılar ile birlikte servis edilirdi.”
“Hayat ilginç işte, bir yanda tevhit dinine daveti henüz kabul olmamış ama kalbinde umutlar, yüzünde hüzün, Taif’den dönen bir Resul, bir yanda da mensup olduğu aynı tevhit inancı yüzünden eziyetlere maruz kalarak Anadolu’dan hicret etmek zorunda kalmış bir ailenin ferdi, Taif’de, gül bahçeleri içinde yazlığı olan Ayten… Zaman mesafeler açsa da o çok etkilendiğimiz olayların yaşandığı mekanlarda olmak insana bambaşka duygular yaşatıyor. Akıp geçip giden zaman içinde ne çok kayıplar ve kazançlar yaşıyoruz.”
Hikâyemiz ve İmdat Avşar
İmdat Avşar’ın ele alındığı bir yazıda bahsedilecek birçok konu vardır çünkü Avşar’ın dahil olduğu o kadar çok çalışma var ki… Her biri de bu toprağın sesi olan, Türk İslam coğrafyasının ruhuna dokunan yüreğimizi genişleten çalışmalar bunlar. Selim Tunçbilek, Avşar’ın hikâyeciliğinden bahsediyor yazısında.
“Yeni Milli Edebiyatın son dönem Misli Baydoğan’la iki önemli hikâyecisinden biri olan İmdat Avşar da Tanpınar gibi edebiyatımıza kırklı yaşlardan sonra dâhil olmuş kalemlerimizden biri. İmdat Avşar bugüne kadar yayınladığı üç hikâye kitabında da Tam da Tanpınar’ın dediği gibi; “içimizde hiç olmazsa bir sızı ve bazen de bir vicdan azabı gibi konuşuyor.” İmdat Avşar “Güvercin Sevdası” öncesi yayınladığı iki kitabının neredeyse abdal kültürü başta olmak üzere Anadolu kültürünün beslendiği ırmağın modernite, Tanpınar’ın tabiriyle “batılılaşma macerası” çölündeki çaresizliğine ışık tutar. Bir türlü denize yol bulamayan “Modernite çölünde” Anadolu’nun gür ırmaklarının nasıl yok edilip kurutulduğuna bu hikâyelerde acısına tanıklık ediyoruz.”
“İmdat Avşar hikâye yazarken odaklandığı konu insandır. O insanın sistem karşısında duvara tam tosladığı noktaya dikkat kesilir. Bu bazen bir kimlik arayışı olur. Bazen süresi dolmuş pasaport mühründe gerçekleşir. Hikâyecinin bu tutumu “Çiğdemleri Solan Bozkır” da bütün bir Anadolu’dan seçilen abdallar olarak karşımıza çıkarken kimi hikâyelerde bir okul öğrencisidir. Bazen bir devlet görevlisi aracığı ve tanıklığı ile çarpışma anı dışarı tabi biçimde yansıtılır. Bu hikâyelerin hiç birinde yazar tarafından kurgulanmış bir şey yokta sanki yazar gözümüzün önünde akıp giden tabii hayata yalnızca tanıklık ediyormuş zannına kapılırız. Bu durum hikâyeciğinin kendi ifadesi ile hayatı kurgulamak yerine hayatı bir kurgunun içinde fazlalıkların atılmasıyla sağladığını görüyoruz. Bu Rodin’in taşa baktığı anda onun içinde zaten ben bir insan görüyorum ve o insanın üzerindeki fazlalıkları atıp orada saklı duran insanı ortaya çıkarıyorum dediği gibi İmdat Avşar’ın da hayata hikâye olarak bakmasında yatıyor olsa gerek.”
Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler
Ahmet Şevki Şakalar – Üç Kâğıt Havlu
“Efendim, bir evde hanım hasta olmayagörsün. Alimallah tersine dönüyor rutin mesai. Bütün iş güç, evin durumu, gelen giden, çocuklar derken her şey kırmızı alarm seviyesine çıkıyor. Hanımlardaki “lar” eki çoğul değil, saygı ifadesi ya da herkesin kendi hanımı(kıvran kıvran, kıvır kıvır da ödül versin TDK sana)] hasta olmasın ki hayatımız, elektriksiz susuz doğalgazsız evler gibi durmasın. Onlar hasta olmasın da tek biz hasta olup yatağa düşelim, ateşler içinde kıvranalım. Evi narenciye deposuna çevirelim. Ev düzeni aksamasın, çocuklar perişan olmasın. Biz hasta olalım. Hazanı biz yaşayalım; baharı onlar yaşasın.”
“Karar veriyoruz şehir hastanesine gitmeye. Ya Gülbeyaz? Gülbeyaz ne olacak yavru ceylanım? Onu tek bırakmayı düşünmedik hiç. Karşı komşumuz Mesut’la Begüm. Bizden yaşça küçükler. Bir oğulları var: Emir Taha. Gülbeyaz’dan iki yaş büyük. Komşu yani gerçekten ikisi de. Ev alma, komşu al cinsinden. Begüm güler yüzlü. Her yaptığından getirir bize. Pasta börek, burada yemeye başladığımız Balkan tatlıları.”
“Acildeki nöbetçi doktor Emre Bey’le bir görüşeyim, diye ayrılıyorum oradan. Niyetimiz bugünlük bu sıkıntıyı def etmek için ilaç yazdırmak ve bir an evvel eve dönebilmek. Gülbeyaz uyanmasa diye dua ediyoruz. Begüm’e ara sıra dakika ve skor vermeye devam ediyoruz. Emre Bey’in odasına gidiyorum. Yok. Bir süre kapı ağzında bekliyorum. İçerde sessiz bir hava var. Kapıda bekleyen hasta yok. Muayeneler bitmiş anlaşılan.”
“Müzeyyen’in yüzünde sözlendiğimiz günün utangaç pembe ifadesi. Başı yukarda. Gülümsüyor. Ardımızdan ağlayan bir bebek sesi geliyor. Aynı anda arkaya bakıyoruz birden. Gülbeyaz’ı düşünüyoruz. Adımlarımız hızlanıyor.”
Sıddıka Zeynep Bozkuş – İncir Alfabesi
“Artık her şeyi karıştırıyor diyorlar senin için. Elindeki bastonu uzatıyor, mor bir inciri sütünden ayırıyorsun. Yüzünde kırışan mutluluğun farkındasın hâlâ ve yaşıyorsun. Torunun koşup getiriyor meyveyi merdivenleri üçer beşer çıkarak Basamaklara çöküp oturuyorsun. Onca mevsim geçmiş Mor Alfabeni kimse anlamamış. Esmer, ufacık kollarını boynuna doluyor çocuk. Dudaklarında ballı incirle yanaklarından öpüyor. Babaannem! Diye haykırıyor. Bu dört “pıt” sesi eder biliyorsun. Hiç öğrenmesin istiyorsun. Bir incir yaprağı kadar kocaman, bilgece gülümsüyorsun.”
Ömer Vural –Sabahın Gölgesi
“Saat yediyi otuz sekiz geçiyor. On üç numaralı hat bir dakika sonra Demetevler durağında olacak. Durakta bekleyenler saatini ve yolunu koordineli biçimde kontrol ediyor. Bekleyenlerin arasında sol omzu düşük, gri bereli, gözünü saatinden ve omzunun gerisinden ayırmayan bir adam var. Tedirgin. Her sabah aynı saatte aynı yerde aynı kıyafetle. Hafta sonları hariç. Gardırobunun aynı kıyafetlerden oluşan sistemliliğini yansıtıyor. Bir hastanenin polikliniğinde sekreter. Otobüs geliyor. Kapı “pısısss” diye açılıyor. Bir gölge takip ediyor adamı. Yalnızca kendisinin gördüğü bir gölge. Kartını cihaza okuttuktan sonra gölgeye bakıp koltuklara geçiyor.”
“Saat sekizi on dört geçiyor. Ekrem çantasını düşük omzuna atıp kapıya yaklaşıyor. Kısa ve tiz bir fren sesinden sonra otobüs boğulmaktan kurtulan birinin nefes refleksine özenerek “pususısssss” diye bir ses çıkarıyor. Orta kapı açılınca Ekrem iniyor. Omzunun gerisinde gölge. Çalıştığı hastane otobüs durağından elli metre kuzeyde. Tekin bir mevki değil. Çevresi kamu arazisi.”
Hatice İbiş - Gölge Etme Başka İhsan İstemem!
“Son basamakta duruyorlar. Kâh belinden aşağı süzülen kırmızı kuşağa bakıp ağlıyor kadınlar kah avluda gezinip duran boşluğa. Yetim olsa takdir der susar insan. Öksüz olsa yazgıya söz geçmez denir. Bu anlamsız boşluğu bir tek göz yaşları dolduruyor. Hoca duasına başlıyor. İçli içli aminler sıvanıyor avlunun duvarlarına. Uzatsa uzayacak. Ama kısa kesiyor hoca. Gözler bir ihtimalin peşinde, duvar diplerinde, kuytu köşelerde, koyu bir gölgenin peşinde. Aradığınız gölgeye ulaşılamıyor şimdi.”
Fatma Nur Uysal Pınar – Yetinmek
“Sevmediği kıyafetleri, dar gelenleri, giyince üzerinde çuval gibi duranları, modaya uymayanları tek tek topladı. En sevdiği mağazanın poşetine özensizce koydu. Çoğunun etiketi sırıttı. Aklınca iki sokak ötedeki Suriyeli gençleri sevindirecekti. Kapıda iki dakikalık konuşma oldu. Poşette düşen suratını da taşıdı. Sonra, uzunca bir süre yeni kıyafet almadı. Poşettekileri çıkarıp çıkarıp giydi sırayla.”
Ramazan Kayaoğlu - Gidilemeyen Yerlerin Bileti
“Günler öncesinden aldığım uçak biletimle pencere kenarında oturuyorum. Yalnız değilim bu sefer, yüreğimde özlem diye biriktirdiğim her şey de sanki bana bu sessiz yolculukta eşlik ediyor. Göz alabildiğince uzanan orman, hayatımı tam orta yerinden ikiye bölen nehir, hayal kırıklıklarımı gizleyen utangaç bulutlar, hayata tutunduğum gibi toprağa tutunan ama en zayıf rüzgârlarda bile benim gibi hemencecik incinen gelincikler, biletin köşelerine tutunmuş bana gülümsüyorlar.”
“Bir filmde izlemiştim. Uzun yıllar hapiste yatan bir mahkûm, cezasının biteceği son günlerde bilerek yeniden bir suça karışmıştı. “Her şey bitecekken niye?” diye soranlara. “Özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Bilmediğim şeyler de beni ürkütüyor.” cevabını vermişti. Beni de şimdi burada tutan şey acaba bu korku mu?”
Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler
Aşka ilham olundum, aşk oldum, ben beni bana sarılmış görünce
Su suya sarılmıştı, el Vedûd, el Hakim’in kollarında kıpkırmızı bir melamiyken
Mor akşamlar iniyordu Kerbelasına Hüseyinin, kanımla sarmaş dolaş
Su suyu emiyordu, su suyu çekiyordu, su suda kuruyordu
Çıkıyordum bütün mecazlardan, yıkılıyordu İblis’in buzdan kulesi
Gündüz geceye sarılıp kuruttu karanlığını, güneşi çekip aldı gözlerinden
Allahım, aşkına iman ettim, vur aşkımı denizlerine
Yürüsün denizlerin
Efendim Musa’nın asasından Efendim Muhammed’in miracına
Ben öyle kupkuru bir yalnızlık duası gibi kıpırdarken dudaklarımda
Annem Fatıma’nın dudaklarında bir rahmet olup
Döküleyim kurumuşlukların, kerbelaların, susuzlukların üstüne
Erdal Çakır
sonra sızın artar büyürsün lambalarda
kerbela vakitlerde lebbeyk tutuşan meşellere
memnu meyveleri tatmışız yanıyor bulutun ağzı
duvarın tozlarını yiye yiye iniyor örümcek
atif ağları dar kapılarda talan edilmiş
o sebepten leylde alacalı kıvrak-kızgın
seherde naçar iltica badanalı kolon ağızlarına
yavrusunu çalmış bu hain süpürge, çıkıyor örümcek
Hüseyin Cahid Doğan
Haritaların şiir temposu taşıdığı yer,
Kitap için açılmamış gül senin adın…
Mermerin sütünü çocukluğunda kırdın,
Sütün leyle-i kadrini öksüzlere kaynattın.
Suya ne dediğini öğrettin bir suyun,
Birbirine çatarken silahını bir askerin.
Sinan Ulakcı
Biz dün gece yarısı bir dostunla senin neler konuştuk neler
Sürdürülebilir aşkımız için ve yenilenebilir imanımız için
Az kalsın Evliyâ’ya karışacaktım ben de, yok daha neler
Ölüm bu kadar mı yakışırdı insana, henüz hazır değildim
Işıklar içinde uyuyacaktım, ışıkta da uyunmaz ki sevgilim
Sonra, inanmayacaksın belki ama parkalılardan bahsettik
Birlikte vatanı kurtardığımız, efsaneydi yeşil parkalılardan
Türklere Özel: Amerika’ya gider iken okunacak dualardan
Sezai ağabeyin ‘Balkon’undan, toplu konut mezarlarından
Halk arasında siz nasıl diyorsunuz, ‘Hayırlı Cumalar’dan
Yaşar Akgül
Bu bir termostat
Nabzın ve şerbetin soğuk sütlü tatlısı
Hiçbir söze bağlanamadım tutunacak
Aklım da almadı deveyle hendeği
Yürüdüm geçtim yara dere
Geride bırakmadım da hiçbir nesneyi
Kalmışsa beceriksizliğidir devenin
Ola ki inadı vardır bi de
Ben adım attım çıktım sadece meridyen boşluğuna
Kalakaldıysam yalınayak tarlabaşında- kahtı cemel vakasıdır yaşadıklarım
Rıdvan Temiz
hurafeleri, tene çillendiğinde yıkılan omuzları vardır insanların
göğün bağrında topraklanırsa solucanın boğumundaki ıslaklık
et, ete binince rahmin pazubentleri çatlar
ve atarsa ırz damarları, kemiğin kemikle kasılma sesi
bıçağın, bir başka bıçakla kesilmesi
yaraya çağrılmayan kanı bağlar
kabuk bağlar da kapı açmazsa ne yazık, çevrilmeyen o anahtar
yani cinnetin teriyle süzülür bir yanığın geride bıraktığı karaltı
ve yarasını görüp de ölüm sanan o çocuk
boşaltır peri gözlerinden gül dibine, yangınlardan arta kalanı
yangınlardan arta kalan isli çimleri, çimdikler kaplan pençesi
sapanlar çekilir, bıçak kınını arar dalgın bir dağın ardına kadar
duvarlarının yorgunluğundan abdest suyu taşıyamazdı ki freski
ve anneler ninni söylerken duyulur, bıçağın bıçağı kesme sesi
Kadir Tepe
Türk Edebiyatı’ndan Mektubunuz Var
Mektup kavramının günümüzdeki karşılıklarını bir şekilde anlatmaya çalışsak da derslerde konul olarak bile anlatmakta zorlandığımız kaybedilmiş bir değerimizdir mektup. Mektup çağının insanları diyebileceğimiz; okumaya, yazmaya, beklemeye dair birçok değeri içine sindirenlerin o zamandan bugünlere neler taşıdıklarını şimdi daha iyi anlıyoruz. Artık mektup yok. Her şey günübirlik ve büyük bir hıza teslim edilmiş durumda. Çabuk tüketiyoruz ve kaybediyoruz bizim olan her şeyi.
Türk Edebiyatı dergisi, yine arşivlik bir sayı ile karşımızda. 589. sayısında dergi, “Mektup” dosyası ile edebiyat tarihimizde mektubu örnekleri ile ele alıyor. Özellikle Fethi Gemuhluoğlu’nun Ahmet Kabaklı’ya yazdığı mektubun el yazısı nüshasının dergide yer alması dosyayı daha da önemli hale getiriyor.
İmdat Avşar’ın Hasbihal’inden…
“Bu sayımızda da yazarlarımız ve şairlerimizin en yalın, en içten hâllerini yansıtan mektuplarını yorumlayan yazılara yer verdik. İnternetin devreye girmesi mektupların hayatımızdaki yerini anlam yitimine uğrattı. Günlerce, aylarca yolunu beklediğimiz dost mektupların hayatımızdan çekilişi üzerinden de yıllar geçti. Şimdi o mektuplar tarihî birer belge niteliğine büründü. Bu ayki dosyamıza da tarihî bir mektupla başlıyoruz. Fethi Gemuhluoğlu’nun, dergimizin banisi Ahmet Kabaklı’ya Almanya’dan gönderdiği 25 Ağustos 1964 tarihli mektup, iki dostun nezaketini ve birbirlerine olan hürmetini gözler önüne sererken bugün hâlâ tartışılan meselelere de tarihî bir perspektiften ışık tutuyor.”
Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.
Alâattin Karaca- Ece Ayhan’dan İlhan Berk’e Mektuplar: Hoş Çakal İlhan!
“Hoşça Kal İlhan’daki ilk mektup 7 Ocak 1969 tarihli, son mektup ise 18 Aralık 1990 tarihini taşıyor. Çoğu 1980’li yıllara ait ama büyük bir kısmı 81-82 yıllarında yazılmış olan bu mektuplarda şairin hayatına, özellikle maddi durumuna, yayınevleri ve sanat-edebiyat çevresiyle olan ilişkilerine, şairlere, çeşitli eserlere, şiire, özellikle kendi şiirlerine dair önemli bilgiler buluyoruz. Kanaatimce bu mektuplar asıl, Ece Ayhan’ın kimi şiirlerine dair anahtar niteliğinde bilgiler içermesi bakımından önemli.”
“Ece Ayhan’ın mektuplarındaki en önemli konu, bazı şiirlerine dair verdikleri bilgidir. Bu bilgiler, Ayhan’ın kapalı olarak bilinen şiirlerini açan bir anahtar işlevi görür.”
“Ece Ayhan, kendini tanıyanları yanıltmıyor mektuplarında. Çoğu yazısında olduğu gibi keskin bir dili var. Ayrıksılığı önemsiyor, marjinalliği seviyor. Sürekli tarihle meşgul, şiirlerini tarihle yoğuruyor. İktidar karşıtı ve çatışmacı. Kanaatimce bu mizacı nedeniyle yalnızlığa mahkûm.”
Muharrem Dayanç-Merhabasın, Dosttan Gelen Mektupsun
“Cumhuriyet döneminin kara kutusu olarak düşünülebilecek beş yazar varsa bunlardan biri bugüne kadar bilim camiasından hak ettiği değeri görmediğini düşündüğüm Yaşar Nabi Nayır’dır (Üsküp, 1908 - İstanbul, 1981). Üsküp’te doğup İstanbul’da ölmesi bile, Balkan’dan gelenler bağlamında, başlı başına üzerinde durulmayı hak eden bir ayrıntıdır. Varlık dergisini çıkarmasının (1933) yanı sıra Varlık Yayınevi’ni kurması (1946) “Yedi Meşaleciler”in önde gelenlerinden biri olması onu dönemin birçok müellifinden bir adım öne çıkarır. Şiir, roman, öykü, tiyatro, deneme, çeviri, mektup, derleme/seçki/antoloji, inceleme/makale, biyografi gibi edebiyatın hemen hemen her sahasında verdiği seksene yakın eser onu âdeta dönemin Ahmet Mithat Efendi’si yapar.”
“Mektuplarına yer verilen ilk müellif Abdülhak Şinasi Hisar’dır. Hisar’ın mektuplarından hareketle bu yazarın iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkmak mümkündür. Hisar mektuplarında, yazılarının müsveddelerine, provalarına, tashihlerine, yazım yanlışlarına, uzunluğuna-kısalığına, yayımlanana kadar geçirdiği değişimlere değinir.”
“Kitabın müstesna yazarlarından biri de Nurullah Ataç’tır. Nayır’ın Ataç’la ilgili değerlendirmesi de kitaba koyduğu mektuplar da hem bu eleştirmen hem de edebiyat tarihi açısından oldukça değerlidir.”
Yağmur Tunalı ile Samiha Ayverdi Üzerine Söyleşi
Halide Şeyma Kuzgun, Yağmur Tunalı ile Samiha Ayverdi merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş.
“Sâmiha Hanım’ın bütün romanlarında Türk hayatının zemini vardır. Bizim hayatımız vardır. Dolayısıyla, çok kullanılan tabirle yerli ve millînin şahane örneğidir. Bütün romanları için tezli roman diyorlar. Konulara bakışı itibariyle böyle toptancı bir hüküm veriliyor. Doğru olmakla beraber bana eksik görünüyor. Bu da Sâmiha Hanım’ın yüksek edebî kudretinin yaratıcılığıyla ilgili bir mesele olsa gerek. Edebiyatta telkin yoluyla mesaj vardır. Onun telkin ettiği (mesajları) hayat kadar tabiidir. Öyle akar ve yaşanır. Bu farklılık üzerinde erbabının durması beklenir.”
“Sâmiha Hanım’ın millîlik hassasiyeti bakımından düşündüğümüz zaman bunları birbirinden ayıramayız. Bu insan psikolojisinin unsurlarını aktive eden o aşk temel motiftir. İnsanın potansiyelini harekete geçiren ve onu hakiki manasında insan eden Sâmiha Hanım’a göre o aşktır...”
“Sâmiha Hanım Türkçenin yüksek kültürle bezenmiş hâlini en iyi bilenlerdendir. Böyle bir temel üzerine oturmuş yazıcılıkta, üstünlükler beklenebilir ve gelir. Bu yüksek kültürü aşk derecesinde benimsemiş bir insandan bahsediyoruz. Üslubunu da bu temel şekillendirir. Her sanatkâr özgündür. Fakat Sâmiha Hanım’ın özlüğü ve özgünlüğü kendine mahsus yükseklikler gösterir. Anlatım tekniği bakımından da farklı görüşümüz üslubundan dolayıdır.”
Mütevazı Bir Kalem: Şerif Aydemir
Mehmet Ali Talayhan, Şerif Aydemir hakkında samimi bir yazı kaleme almış. Yazıyı okuyunca eğer Aydemir’i tanımıyorsanız bu yazıdan sonra onu mutlaka tanımak isteyeceksiniz.
“Onu daha ilk gördüğünüzde arada kelama ihtiyaç duymadan hakkında az çok bir kanaate varabilirsiniz. Yere doğru akıp giden ama besbelli yorgun endamı, üzerine senelerin ağırlığı oturmuş titrek omuzları, sakin ve vakur tavrı karşısındakine anlamlı bir fotoğraf vermekte gecikmez. Bilhassa süzen bakışlarının size söyleyecekleri vardır. Beklersiniz. Sanki birazdan yaşlanmış ama eskimemiş bir sinema veya tiyatro sanatçısının tecrübeleri, birikimleri, anlayışları önünüze akacaktır. Bakışlarında kümelenmiş sorular, replikler ve anlamlarla yoklanacaksınız.”
“Şerif Aydemir, kültür hazinemizin yaşayan son temsilcilerindendir. Bir zamanların unutulmaz sinema sanatçıları Sadri Alışık, Erol Taş ve başka sanatçılarla yakınlıklarını, onların hayata bakışlarını kelimelerle resmeden yazılarının başlı başına büyük değer taşıdığı ileriki zamanlarda daha iyi anlaşılacaktır. Son zamanlarda ise onun “Not Defterimden Süzülenler” üst başlıklı seri yazıları, cemiyet hayatımızda bir daha rastlaşamayacağımız mühim bilgiler vermesinin yanında olmamız gereken ile içinde bulunduğumuz zamanın arasındaki çelişkilere de ilaç olarak önümüze koymaktadır.”
Şiir Evine Bacadan Girenler
Tarık Özcan, şiirimizin Ahmet Haşim’le başlayan değişimine şairlerin şiir görüşleri ışığında eğiliyor. Yazıda özellikle Garip Akımı ele alınıyor. Üç şairin edebiyatımıza getirdiği yenilikler, edebiyat dünyamızdaki yerleri ve önemleri şiirleri eşliğinde veriliyor.
“On dokuzuncu asrın son çeyreği, modern Türk şiirinin kurulması adına bir şanstır. Bu dönem içerisinde doğan iki büyük şair Yahya Kemal ve Ahmet Haşim, Türk şiirinde önemli yeniliklere imza atmışlardır. Yahya Kemal epistemolojiyle estetiğin kesiştiği bir şiir anlayışıyla ve klasik şiire eklediği modern öğelerle sürekliliği sağlamıştır.”
“Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday, 1937 yılından itibaren Varlık dergisinde o güne kadar yazılmamış bir şiiri denerler ve 1941 yılında şiirlerini Garip adıyla Tel yayınları arasında çıkarırlar. Üstelik şiir anlayışlarını ön söz nitelikli bir yazıyla da kitabın başına koyarlar. Adı gibi garip karşılanan bu şiir hareketi, döneminde bir hayli tepkiyle karşılanır ve muhatapları, onları Bobstillikle suçlar. Gerçekten de Garip kitabında yer alan şiirlere bakıldığında bu harekete karşı yapılan eleştirilerin haksız olmadığı görülecektir.”
“Modern Türk şiirinin kurucusu Ahmet Haşim, klasik şiiri modern öğelerle farklılaştıran Yahya Kemal, toplumcu gerçekçi şiirin kurucusu Nazım Hikmet, İslami Türk şiiri anlayışını bayraklaştıran Necip Fazıl Kısakürek. Bu güçlü şairlerin yanına o dönem içerisinde yetişmiş birçok şairi katmamız mümkündür. Kısacası Garipçilere kadar Türk şiiri modernleşme adına bir hayli mesafe almıştır. Garip hareketi içerisinde yer alan Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’ın Sesimiz, İnkılâp ve Varlık dergilerinde yayınlanan ilk şiirlerine bakıldığında yukarıda adlarını zikrettiğimiz şairlerden Ahmet Haşim, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın etkileri açıkça görülmektedir. Her şair gibi bu etkilenmeyle şiir yazmaya başlayan Garipçileri önemli bir tehlike bekliyordu. Bir önceki dönemde yetişmiş bu güçlü şairleri aşmak ve onlardan farklı bir şiir yazmak. Alt yapı itibariyle çok güçlü olan ve onlardan öncesinde Avrupalı şairlerle tanışarak şiir vadisinde önemli yeniliklere imza atan yukarıda adları zikredilen şairleri geçmek çok zordu. O hâlde yapılacak tek şey kalmıştı. Kendilerine kadar gelen şiiri reddetmek. Onlar da öyle yaptılar.”
Çalıkuşu 100 Yaşında
M. Fatih Kanter, Reşat Nuri Güntekin’in adının önüne geçmiş olan Çalıkuşu romanı hakkında kaleme aldığı yazısı ile Türk Edebiyatı’nda. Hem romanı, hem de yazarı detaylı olarak ele alan bir yazı bu. Romanın yazılış serüveni, kahramanları, gerçeklik payı gibi birçok detay yazıda işleniyor.
Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanının en çok muhatap olduğu sorulardan biri de Çalıkuşu Feride’nin kim olduğudur. Her yazar, yaşanmışlıkları ve gözlemlerini bazen aslına uygun bazen de değiştirerek eserlerine aktarır. Roman ve hikâye kahramanları da yazarların hayal ürünü olmakla birlikte gerçek dünyadan izler taşır. Reşat Nuri’nin eşi Hadiye Hanım, Sermet Sami ile yapılan röportajda onun eserlerindeki kahramanların ev hayatı yahut yakınların hayatından izler taşıyıp taşımadığı ile ilgili olarak şu ifadeleri dile getirir:
“Küçük detaylar olarak evet. Fakat tam bir mevzu olarak hayır. Meselâ Çalıkuşu’nun ana vakası hayalidir. Fakat ikinci derecedeki vakalar ve tipler hakiki hayattan alınmıştır.”
“Feride aslında Reşat Nuri’nin kendi çocukluk yıllarının da temsilcisidir. Zira yaramaz, şen şakrak ve zeki bir çocuk olan Reşat Nuri benzer özellikleri romanın başkişisi Feride’ye de yükler. Feride de tıpkı yazar gibi yabancı bir mektepte okur. Yine romandaki Feride’nin manevi babası olan Doktor Hayrullah Bey tıpkı Reşat Nuri’nin babası gibi askerî doktor olarak Anadolu’da birçok ili gezer. Feride’nin Anadolu’da bulunduğu Bursa, Çanakkale ve İzmir Reşat Nuri’nin yaşadığı ve bildiği mekânlardır. Reşat Nuri de Feride gibi Bursa’da öğretmen olarak göreve başlar. Reşat Nuri’nin iyi bildiği mekânları romanda kullanması tesadüfi değildir. Çalıkuşu Feride’nin Reşat Nuri’nin daha önce yaşadığı mekânlarda gezmesi onun kendi hayatını âdeta yeniden kurgulaması anlamını taşır.”
“Güntekin’in eserini yaşadığı dönemin ötesine taşıyan birçok özellik bulunmaktadır. Elbette ki bildiği bir coğrafyayı, bildiği insanları ve yine bildiği bir mesleği samimiyetle anlatmak bunların başında gelir. Güntekin’in ayrıca yazdığı eserdeki tezi gerek ilk hâli olan İstanbul Kızı adlı tiyatroda gerekse Çalıkuşu romanında doğru biçimde ele alışı onun günümüzde etkisini sürmesine vesile olur. Zira Çalıkuşu bugün dâhi en çok okunan eserler listesinde yerini korumaktadır.”
Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye
Özşan Koban-Cumartesi Temaşalığı
“Kaldırımlarda turunçların köpük gülüşü, sokaklarda dost arayan gözlerin çapkın süzülüşü ve genç kahkahaların billur kadehler misali kırılıp dökülüşü… Atatürk Caddesi’ne dökülen mahşerî kalabalık da öyle, ispir balaban bakışlı... Sinemaların önlerinde birbirleriyle itişen kakışanlar ve sonrasında dinginleşip sessiz çiğdemler gibi bakışanlar... Bir eşsiz hafta sonu; som güneş, sarı sıcak… Akdeniz’in ağzından çıkan har olduğu gibi şehrin üzerinde. Tepeden tırnağa hemen herkesin kıyafetleri çamaşır leğeninden yeni çıkmış âdeta…”
“Konsomatris Nergis çıkarttı yüksek topuklarını, geçti Fayton Ferhan’ın karşısına. Şemi, Ferhan’ın kulağına soktu gırnatanın borazanını. Ayperi çekti aldı başındaki mor peruğu verdi Ferhan’ın Gülbembe’sine. Gülpembe’yse hoplayıverdi faytondaki Satılmış’ın yanına. “Dağçiçeki Pavyunu’nun yeni gözdesiyim.” diye vurdu omuzuna. Nergis’le Ayperi oynar da durur mu diğerleri? Şakır şakır başladı Gül’ü, Sümbül’ü, Menekşe’si… Gülpembe tempo tuttu, Satılmış’ın gözlerinin içine girerek. “Nasıl yakıştı mı mor perukum?” diye cilvelendi omuz atarak. “Benzemiş miyim Ayperi yosmasına? Neyim eksiktir abe pavyundakilerden? Ferhan buş yere mi kaçırmıştır beni? İstememiştir hırbo pederiylen cadı anası. Neymiş? Güya Sepetçi Şeref’in kızıymışım. Kendisi Çeri Beyi’ydin sanki?”
“Yağmur çiseler gibi baktı Papatya, ikisinin de yüzüne Satılmış ile Ferhan’ın. Elif nakışlı, kuğu bakışlı ve yayla çiçeği kokulu… “Çok isterdim.” diye iç çekti derinden: “Çok isterdim şimdi memlekette olmayı. Çamurlu yollarında yürüdüğüm, “Huğ” evlerinde yattığım köyümü. Bazen ölüm gibidir özlem, beklersin. Bazen çiçek gibidir, bu defa da açmasını… Onu da beklersin… Beni bu özlem bitirir, köyümün hasreti… Islanaydım bir nisan yağmurunda ölmeden... Duyaydım kiraz çiçeklerinin toprağa karışan o canım kokusunu. Bahar boyunca boynumda asılı papatya kolyem nerede? Komşumuz Şişko Remzi’nin tulum sesi…”
Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
keskindir benim çelik rüyam biraz irkilmem
biraz güneş yırtığı kalbim biraz ay işareti
ruhuma eşit kalbim közle mayalı
biraz irkilmem
biraz bıçak yarası gözyaşım akarım irkilmem
biraz sadakat payı yedi kapıya biraz
vefa payı
sımsıkı bir gök ipi sarkıtalım kuyuya biraz
biraz çöl seçelim kuruntu vahalarına dirilelim
biraz kök salalım biraz silkeleyelim akşamı
biraz kurban olalım kurban biz olalım biraz
Yasin Mortaş
Bilge bir oyuncudur
İçimizdeki çocuk
Açık tutar merak penceremizi
Arada çıkarırız onu dışarı
Kış güneşine bakarak
Isınmak için
Uzak denizlerde kaybolsak
Söyler yıldızımıza
Saklandığımız limanı
Mustafa Ruhi Şirin
bir sessizlik bırakıp çekildin sonra
vakit de galiba akşamüzeri
çocuklar okuldan dönüyordu tam
arabalar, iş yerleri ve bütün
sana benziyordu yüzün bir farkla
gözlerin birkaç harf eksik gibiydi
beni orda beni o an ve beni
anlatacak olsaydı bir fotoğraf
Şadi Oğuzhan
Cins Kasım Sayısı Aşktan Yana
“Sevgiler ürkütsün seni aşk ayrı” diyerek İsmet Özel’e aşk dolu bir selam göndererek Kasım sayısına giriş yapıyor Cins dergisi. Kasım ve aşk bir çağrışım yapsa da bu aşk başka diyeceğiz Cins’in sayfalarını araladıkça.
Giriş yazısından…
“Aşk olsun veya olmasın onu daima yeniden ve yepyeni keşfetmeliyiz. Anne ve baba sevgisi, evlat sevgisi, dost sevgisi, arkadaş sevgisi, cümle nebatat ve hayvanat sevgisi, hepsi aşktan arta kalan şeylerle yapılmış sanki. Adem babamız ne yapmıştı gönlünde ilk defa hissettiğinde aşkı? Havva anamız ne yapıyordu ilk aşk indiğinde gönlüne? Dünya ne hissetmişti birdenbire göğünde ve yerinde onları hissettiğinde?
Aşk bize dünyanın kalıcı olmadığını, dünyanın içerisinde olan biten bütün bu gürültünün bir oyalanma olduğunu anlatır. Aşkın sağlaması tam da buradan yapılır. Yunus ve Karacaoğlan âşık olmasaydı, Türkçe âşık olmayacaktı. Ve belki onlarca kitap, şair ve dergi ve fikir adamı bugün burada olmayacaktı. Yani Türkiye olmayacaktı. Bizi biz kılan şeyin merkez noktasıdır o. Kâlû belâ’nın ilk anlamı.”
Üç Harf Beş Nokta: Adı Aşk
Mehmet Çelik, aşka beş noktadan bakıyor. Yunus’tan, İbni Arabi’den, Mevlana’dan ve dünyanın bir köşesinden bakıyoruz aşka.
“Aşk, sözlükte sarmaşık anlamına gelir. Malûm olduğu üzere sarmaşık kendi ayakları üzerinde duramaz. Bir başkasına tutunarak yükselir. Bu, ya bir ağaç ya da bir başka bitkidir. Sarmaşığın sarıldığı ağaç veya bitki, sarmaşık kadar güçlü değilse sarmaşık, onun özsuyunu emerek onu kurutur. Onun sarıldığı o bitki gıdasız kaldığı için kendisi de ölür. Mutasavvıflar, bu durumu fâni olana duyulan aşk; yani mecâzî aşk olarak adlandırmışlardır.”
“Mevlânâ, hakikate varmak yolunda iki kavramdan bahseder. Zühd ve aşk. Mevlânâ zühd ve aşk yollarını birbiriyle kıyaslar. Zühd, hakka varmada aşk kadar etkili değildir. Mevlânâ, zühd yolunu yok saymamakla birlikte, aşk yolunu daha önemli ve daha irfânî bulmaktadır. Sâlikin hakikât yolcusunun olgunlaşmasında “zühd” bir yolsa da kendi deyişiyle “mevhum” dur. Burada hakikat yolcusuna hâkim olan duygu “havf ” yani korkudur. Korku ümit ile beraberdir. Ümide “Reca” denir. Bunun bir ma’nası da mükafattır. Mükafatta ise menfaat beklentisi hâkimdir. Ulu kişi mükâfat ümidiyle ya da ceza korkusuyla Allah’ı sevdiğinde, kendi rahatını ve menfaatini düşünmektedir.”
İsmail Kılıçarslan ile Geçmişten Bir Kesit
Bit sahne; Kız Kulesi’nin karşısı. Sene 1993. Elinde kitap, eteği uçan bir kız. Peki, bu sahne artık mümkün mü? Cevabı İsmail Kılıçarslan’da.
“O kız tabii ki hâlâ mümkün değil çünkü o kızın mümkün olduğu vasat ortadan kalkalı çok oluyor. Çünkü o Kız Kulesi’nin karşısında 1993’te etekleri uçuşarak kitap okuyan kızın yaşadığı Türkiye’den geriye herhangi bir şey kalmadı. Dolayısıyla ne o Türkiye mümkün ne o kız mümkün. O Türkiye kelimenin bütün anlamıyla siyasal çatışmaların ve her türden vesaitin kol gezdiği bir Türkiye idi. O Türkiye’nin ürettiği insan tiplerinin içinde o kız Anadolu’dan masumluğuyla gelmiş, dürüst ve içten kalmaya çalışan babaların kızıydı. O kızı oluşturan atmosfer, bugünkü Türkiye’nin atmosferinden çok daha farklı olarak kendi kişisel duruşlarını her şeyden daha çok belirginleştirmek isteyen adamların kızlarıydı o kızlar. Ve dürüst ve içten kalmaya and içmiş nesillerin çocuklarıydı o çocuklar.”
Aşk Robotları Aşar, İnsan Sürprizdir
Samed Karataş, Güven Adıgüzel ile aşk üzerine söyleşmiş. Aşktan, candan, yârdan özge ne var ki diyeceğimiz sözler ağır bir darbe gibi giriyor ruhumuzun en karanlık köşelerine. Fonda damardan bir şarkı, en çok da Müslüm’den.
“Yunus ve Karacaoğlan âşık olunca, biz de âşık olmuş sayıldık mı, emin değilim. Şuradan ilerleyebiliriz, toplumsal hafızanın kayıt altına aldığı, bu hafızada yaşamayı başaran şeylerin kendi içine doğru derinleşen güçlü hakikatleri oluyor, nihayetinde bu topraklarda yaşayanların o hakikati tanımalarını bekleyebiliriz. Yunus ve Karacaoğlan böyle imgeler. Onların sevdiği, anladığı, gördüğü halleri kıymetli bulduğumuz ölçüde yerlerini tahkim edebildiler zaten.”
“Aşık kavuşursa, yolculuğunu feda etmiş olur. Bazen buna değer, bazen de hayalin güzelliğinden, gerçekliğin soğuk-sıkıcı evresine geçtiğine pişman olur aşık. Leyla ile Mecnun’un aynı evde elektrik faturası üzerine yaptıkları hasbihal gibi. Vuslat mı hasret mi, adını sen koy. IV. Murat’ın kalbine “Bağdat’ı almaya çalışmak, Bağdat’ın kendinden daha mı güzeldi ne?!” sorusunu düşüren çok yaman bir duygudur bu. Kavuşmak gavur değildir elbette, hayatın kendisi çok sert sadece.”
“18 yaşında Cengiz Kurtoğlu’nu keşfeden, Bergen’i bilen, Müslüm’ün sesine hayran genç insanlar tanıyorum. Her şeyin tükendiği/tüketildiği bir çağda arabeskin anlam dünyasını konuşabiliriz o halde. Son tahlilde fedakârlık, çok sevmek, adanmışlık gibi bugüne/bugünün ilişki biçimlerine çok yabancı ama samimiyet içeren yalansız şeylerden bahseden bir müzik bu. Majör icracıları dışında, keşfedilmeye müsait derya-deniz bir arşive de sahip. Şunu da gözden kaçırmamak gerekir; arabesk, doğumu devlet eliyle gerçekleştirilmiş olsa da bu toprakların kültürel kodlarına ait bir müziktir.”
Başlama Vuruşunda Atakan Yavuz Var
Bu sayının başlama vuruşunu Atakan Yavuz yapıyor. Şiire dair klâs bir şut gönderiyor ağlara Yavuz.
“Başlama vuruşu güzel bir ifade. Ancak benim başlangıçlar için bir tekniğim veya sırrım yok. Sırrım var, diyenleri alkışlarım ama inanır mıyım, bilmiyorum. Şiir ilhamla gelmediği gibi sadece çalışarak da gelmez bana. Ama daha gençken Baudelaire’den ilhamla çalışmanın aynı şeyler olduğunu öğrenmiştim. Günü gününe çalışmak ilhama hizmet eder, diyordu şair. Kendimi dünyanın bütün nitelikli metinlerine açarak sağlam işler üretilebileceği düsturunu benimsedim. Bulanlar, aramaya devam edenlerdir. Bu arayış ise elbette dille, iyi metinlerle sağlıklı irtibatın devam ettirilmesi ile mümkün. Ne diyordu şair? “Hiçbir yenilgi tümüyle yenilgiden oluşmaz.” Hiçbir şiir de sadece şiirden veya kitabî bilgiden oluşmaz; sahih ve sâhici yaşantılardan ve tavırdan da oluşur.”
“Ben de her şiire bir vuruşla başlıyorum tabiî ama bu daha çok kendimi vurmakla alâkalı. Şiir yazmak saldırıya açık hâle gelmektir çünkü. Bunun dışında bir sırrım yok. Sır bulduğunuzda onun memuru olma riskini de alırsınız zaten. Sonrasında her şiir kendi tekniğini getirir. Şair gelenekten, önceki şairlere bakma cesaretini; Mallarmé sonrası modern şiirden de boşluğa bakma cesaretini öğrendi. Bu ne demek? Sadece dile değil boşluğa da borcumuz var, şiir dile olan borcu ödeme biçimidir. Geleneği bugüne, boşluğu varlığa çevirirsiniz. Şiiri şair yazmaz; geçmişi ve boşluğu bugüne tercüme eder sadece, ben de asâletimi tevârüs ettiğim bu dile borcumu şiir yazarak ödüyorum.”
Bir Kavram Üç Film
Ali Oturaklı, aşk kavramını üç film üzerinden ele alıyor. Üç filmin de ortak noktası imkânsız aşkı anlatmaları. Aşk Üzerine Kısa Bir Film (Krótki film o milosci), Selvi Boylum Al Yazmalım ve Vesikalı Yârim filmlerinden aşk üzerine replikler eşliğinde kalbe dokunan aşkın sesine kulak veriyoruz.
“Büyük Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un 1970 yılında yayımlanan romanından uyarlanan, Cahit Berkay’ın unutulmaz müziklerini bestelediği, Atıf Yılmaz yönetmenliğindeki 1978 yapımı 95 dakikalık film, 2014 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca gerçekleştirilen halk oylamasında ‘En İyi 100 Türk Filmi’ arasında 6. seçilmişti. “Sevmek de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık” ve “Onlar da haklı, herkes haklı bu işte…” replikleriyle hatırlanan, Kocamustafapaşa’dan Beyoğlu’na, Aksaray’dan Haliç’e siyah beyaz, hüzünlü ve puslu bir aşk filmi…”
1960’ların İstanbul’unu gerek oyunculukları gerek mekân ve müzik seçimleri gerek hikâyesi gerekse finaliyle Yeşilçam klişelerinden tamamen uzak bir dille aktaran Vesikalı Yârim’i, filmin senaristi Safa Önal şu cümlelerle özetliyor: “Onların bir araya gelmesine imkân ve ihtimal yoktu. Başlangıçtan itibaren imkânsız bir aşkı deniyorlardı. Yürüyemezdi o aşk. Yani Sabiha oradan çıkamazdı… Yani ayrılık tanıştıklarından itibaren vardı. Ama onlar imkânsızı denediler. Aşk buydu zaten!”
Marka Şehir Olmak
Mustafa Çiftci, marka şehir olmak üzerine yazmış. Ne ile marka olunur sorusunun cevabını arıyoruz. Mesela, kavun ve karpuz ya da bir porsiyon kebap. Mümkün mü bu?
“Projeci hemen çalışmaya başlar. Mesele esasen şudur. Bizde ürün çok ama her yörede bir benzeri var zaten. Yani her yöre ihtiyacı olan, kendi iklimine uygun, ağız tadına göre peynir, ekmek, kebap vb. yapmıştır zaten. Ama projeciler sanki ön plana çıkardıkları ürün başka yerde yokmuş gibi anlatırlar. Zaten bir kere “marka şehir “olmaya heves edince peşinden gastronomi festivali yapmak gelir. Yani yeme içme festivali, fuarlar, dış geziler, tonlarca tanıtım materyali, dağıtılan beleş kebaplar, tatlılar hepsi marka şehir olmak içindir. Belediye üstüne düşeni yapmıştır. Şimdi oturup turist beklenecektir.”
“Bize bu marka şehir, gastronomi merkezi, projeler, Avrupa Birliği fonları masallarını anlatanlar bilsinler ki bu memleket daha evvel kıtlık, harp, darp, afet ve daha ne sıkıntılar görmüştür. Onca yükün altından kalkmış bir memleket marka şehir olma masallarını yutmayacağını da gösterecektir vesselam.”
Dünya Türk Olsun
Bir anlık hayal ediyoruz, dünya Türk olsa nasıl olurdu diye. Hoşumuza giderdi herhalde. Her yeri kendimize benzetmek… Keyifli olurdu gibi. Türk gibi bakmak, yaşamak, düşünmek… Savaş Ş. Barkçin dünya Türk olsa nasıl olurdu, tam da bunu yazmış Cins’te.
“Bundan bir yirmi-yirmi beş sene evvel Ankara’nın çeşitli yerlerindeki duvarlarda ilginç bir yazı vardı: ‘Dünya Türk olsun.’ Bu söz ne demeye geliyordu? Kimler yazıyordu? Bu bir temenni miydi, yoksa bir emir miydi? Bir süre bunu düşündüğümü hatırlıyorum.”
“Türk asrında Londra’da, New York’ta, Paris’te, Milano’da şık ayakkabı mağazalarının tabelalarında Nike yerine Zafer, Skechers yerine Keşler, New Balance yerine Yeni Denge, Converse yerine Konuşsana yazardı. Bunlar bu kelimelerin Türkçe anlamı bu arada... Dünya Türk olduğunda Batılı bazı kıyafet markalarının adları da belki şöyle olurdu: Nuri Öztürk (Tom Hilfiger), Kemal Karakaş (Calvin Klein), Tatyos Ağa (Stradivarius), Mera (Prada), Borçka (Bershka), Börteçine (Hermes), Masum Dudu (Massimo Dutti), Kuzey Yanı (North Face). Nasıl ama?”
“Araba markaları da Türk damgası taşırdı: Halkarabası (Volkswagen), Sığlak (Ford), Merhamet (Mercedes), Kabaçayır (Bentley), Yuvarlanır (Volvo), Çağdaşlık (Hyundai), Zarar (Skoda) olurdu. Çünkü gerçekten kelime anlamları bu...”
Selçuk Küpçük ile Şiire, Müziğe, Dergilere Dair
Selçuk Küpçük ile bir söyleşi gerçekleştirdik Cins için. 90lı yıllardan bu yana hiç kopmadan süren bir dostluğumuz var Küpçük ile. Onunla kurduğumuz her cümle, tarihe bir not olarak düşüyor dostluk adına. Bu söyleşi de aynı samimiyetle yerini aldı gönül hanemizde.
“Nereye kadar şiir yazacağız. İnsan sözünü söyleyip, geri çekilmeli. Yoksa sürekli yinelenen söz zaten anlamını yitirecektir. Sezai Bey’in mesela bir zaman sonra şiir yazmayı bırakması çok manidardır. Çok eskiden merak saldığım, cevabını bulmaya çalıştığım sorularım var. Menderes’in büyük boy resmini köy evinin duvarına asmış ve onun için gözyaşları döken bir dedenin torunu, 1970’li yıllarda politik bir öğretmen örgütlenmesinin yöneticiliğini yapan ve bizi korumak için iki silah bulunduran, 12 Eylül’de sürgüne gönderilen bir babanın oğluyum. Faili meçhullerle sisler içinde bırakılan 90’lardaysa, Muhsin Yazıcıoğlu’nun çevresinde yer alan bir özne idim. Rahmetli Başkan ile bütün Türkiye’yi gezdik. O, politik konuşmalarını yapar, ardından Hasan Sağındık’la ben konser verirdik.”
“Yeri gelmişken tarihe şu notu da düşelim: 28 Şubat günlerinde politik milliyetçi merkezdeki sanatçıların hiçbiri darbe karşısında açık bir pozisyon almadılar. Bir tek Hasan Sağındık “Adamlar” şarkısıyla darbecilere kafa tutmuştur. Ahmet Kaya’nın da mesela o günlerde başörtülü kızlardan yana durduğunu ekleyelim.”
“Müzik ve toplum arasındaki ilişkiye dair kadim Doğu metinlerinden ilham verici cümleler bulmak mümkün. Ama modern zamanlarda müzik ne ifade eder sorusunun cevabı bizde yok. Modern Batı düşünce tarihinin hemen bütün adresleri müzik üzerine de kafa yormuş. Nietzsche’den Weber’e (ki müzik sosyolojisinin de kurucusudur), Adorno’dan, Edward Said ve hatta Zizek’e kadar bu kanalın hep müzik, toplum, modernleşme meselelerine dair düşünceleri var. Bizde böyle bir düşünme performansı yok.”
Dağıstan Çetinkaya Üzerine Derkenar
Dağıstan Çetinkaya ismini bilenler bilir. Çizginin ustalarındandır Çetinkaya. İsmail Erdoğan, hayat hikâyesinden çalışmalarına, bugün neler yaptığına kadar uzanan bir portre ile anlatıyor Çetinkaya’yı.
“Onu hayatta tutan çizgidir. Günlük hadiseler, sosyal olaylar, politika, kadın-erkek düalitesi, haklar ve hakikatler. Hayata ve insana dair ne varsa onun çizgilerinde vardır. Dergi, gazete, kitap ya da sergi fark etmez çizmektedir. Söyleyecekleri vardır ve çizer. Noktayla başlayan sanatın hikâyesinde çizginin yanında renge ve malzemeye hakimiyeti yüksektir. Çizerliğe nazaran daha geçerli olan resmi tercih etseydi bugün herkesin daha yakından tanıyabileceği bir isimdi belki ama resim yerine çizgiyi tercih etti. Durması gerektiği yeri biliyordu ve mevzisini ona göre belirledi. Masal geleneğine uygun karakterler üretti. Geçmiş ve yeni üretilen masalları çizgisiyle güncelledi. Tarihi şahsiyetlere can verdi.”
“Bu derece verimli sanat hikâyesine sayısız kitap ve eser sığdıran Çetinkaya, son yıllarda yeni yönelimler peşinde. Çocuğunun okul ödevine yardımcı olurken ortaya çıkan “Çizgi ve Ötesi Serisi” bunun en güzel örneklerinden. Farklı malzemeleri bir araya getirerek çizgiye üçüncü boyutu katan sanatçı, karikatürden heykellere imza attı bu seride. Yaklaşık 110 parça çizgi ve kendisinin ifadesiyle 3 boyutlu karikatüründen oluşan bu seri için özel bir atölye kuran Çetinkaya, üçüncü boyuttaki hünerini de sergilemiş olur böylece.”
“Çizdüşüm” serisi sonrası renkle çizginin dansına devam eden Dağıstan Çetinkaya, kariyeri boyunca çok sayıda sergiye imza attı. Kırıkkale’deki atölyesinde hem solo hem de karma sergiler için çalışmalarına devam ediyor bugün.
Nasıl da Değişiyor Dünya
Ömer Faruk Lekesiz, yitirilişimizin hikâyesini kıssalar eşliğinde anlatmış. Güven duygusu, komşuluk, hak hukuk, adalet ve yitip giden insan yanımız… Kaybediyoruz, hem de mümin kalpler olarak. En acısı da bu işte.
“Kanuni Sultan Süleyman, meşhur fermanlarından birinde değirmenlerde tavuk beslenilmesini yasaklar. Değirmenci, yalnızca tek bir horoz besleyebilir o da sabahları onu uyandırabilsin diye. Çünkü Sultan, değirmenciye öğütülsün diye bırakılan her bir buğday tanesini devlete bir emanet olarak görür. Çiftçinin buğdayı, arpası dahi güvence altına alınmıştır. Birkaç tavuğun yiyeceği buğdaydan ne olur denilmemiş, mizan kurulmadan önce en ince hesaplar bu dünyada yapılmıştır.”
Değirmenlerde tavuklara gerek kalmadı yani. Art niyetliyse insan, tavuğun yiyeceği miktardan daha fazla saman ekliyor buğdayın içine. Sararmasını engelleyip, un beyaz kalsın diye katkı maddeleri koyuyor. “Darasını almaya” ancak sözlüklerde, tarih kitaplarında, dönem filmlerinde ya da eski mahallelerin bakkallarında rastlıyoruz.
Evet, belki şimdi avcılar hırka giymiyorlar. Ama hepsinin üstünde kamuflaj yelekler var, rahat rahat ormanda gizlenebilmek için. Hepsinin ağzında birer düdük var, taklit ettikleri kuş sesleriyle avlarını yanlarına çekebilmek için. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözleriyle kapatalım:
“Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok yetiştirirsin. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”