Kısa İskenderiye gezisinin ardından yazdığım yazıdan kenara ayırdığım tek bir yer kalmıştı: Şerefüddin Busirî’nin türbesi. Esasında mekânsal açıdan bakarsak bu cami-türbe tek başına değil hemen yanında yer alan iki büyük cami-türbe ile beraber özel bir yer, hatta Busirî’nin türbesinin bulunduğu cami bunlar arasında en gösterişsiz olanı. İskenderiye’nin görülmesi gereken yerleri arasında başta gelen bu yeri “evliya camileri bölgesi” tarzında bir tabirle anıyor duyduğum kadarıyla şehirliler.

Peki neden burayı ve hatta bu üç güzel cami ve üç isim arasından sadece Busirî’yi ayırdım? Çünkü İskenderiye’ye ayak basmadan önce adını dahi duymadığım bu sufi şairin tüm Arap dünyasını etkileyecek bir üne ve eserlere sahip olduğunu fark ettim. Benim gibi Busirî’den habersizlere en azından onun adını fısıldama, bu büyük İslam şairini hatırlatma mahiyetinde bir yazıyı vazife bildim. 

Buhari'nin Biruni'nin İbn-i Sina'nın memleketi "turizm" tehlikesi altında Buhari'nin Biruni'nin İbn-i Sina'nın memleketi "turizm" tehlikesi altında

Kadim İskenderiye’nin kurulduğu doğal liman şeklinde burunda, şehri gözeten meşhur Kayıtbay Kalesi’ne varmadan (İskenderiye Feneri’nin bir zamanlar bulunduğu konumda) deniz kıyısının biraz ötesinde yer alan Busirî türbesi ve camii, İskenderiye’nin iki kadim camii olan Ebu’l Abbas Mursi ve Seedi Yakut camilerinin bitişiğinde yer alıyor. Kendisinden daha heybetli bu yapılardan en büyüğü olan camideki türbede yatan Ebu’l Abbas Mursi, Busirî’nin hocası ve şeyhi. Ebu'l Abbas Mursi, Şazeliyye tarikatının kurucusu Ebu'l Hasan Şazeli'nin en meşhur talebesi ve tarikata dair en meşhur eserleri kaleme alan Ataullah İskenderî'nin de hocası. Busirî de  Ataullah İskenderî ile beraber Mursî'nin talebeliğini yapıyor. Mahmut Kaya, arkadaş olan bu iki büyük sufi için "Ataullah İskenderî eserlerinde İlahî aşk temasını işlerken, Busirî Hz. Peygamber sevgisini terennum ederdi" diyor. Busirî'nin, Mursî'den sadece tasavvufi eğitim değil, başta hadis ilmi olmak üzere islami ilimler tahsili yaptığı da biliniyor. 

M.S. 1210’lu yılların başlarında Mısır’ın Busayr şehrinde doğan Şerefüddin Busirî’nin soyu iddia edildiği kadarıyla Fas’a uzanıyordu. Ancak kendisi Mısır’da doğmuş, Mısır’da yaşamış ve Mısır’da vefat etmiştir. Şazeli tarikatına intisaplıdır. Sufi bir şair olarak adını tüm İslam dünyasına ve bugüne taşımasını sağlayan en büyük eseri ise Kaside-i Bürde’dir. Şu an türbesini ziyaret ettiğinizde duvarlara işli olarak görebileceğimiz kaside her birinin sonu “mim” ile biten 161 beyitten ve 10 bölümden oluşur. Hz. Muhammed'in (s.a.) yaşamının ve peygamberliğinin adeta içli biz özeti olan bu kasidede işlenen yoğun Peygamber sevgisi öylesine etkileyici olmuş ki Kaside-i Bürde aradan geçen 8 asra rağmen bugünün gençlerinin dahi açıp ilham ile okuduğu bir esere dönüşmüştür. Elbette içeriğin etkileyiciliğini arttıran mükemmel bir kafiye ve ritme sahip olması (Mısırlı dostlar bunun bir edebiyat şaheser olduğunun altını çiziyor) bu kasideyi tüm İslam dünyasının ortak mirası ve başyapıtlarından biri yapmış. Mevlitten farksız bir şekilde birçok Müslüman tarafından, defalarca okunmuş, bilhassa sufiler Busirî’nin beyitleri adeta temel bir ezbere dönüştürmüş ve kaside nesilden nesile okunarak aktarılmış.

Kaside-i Bürde’nin Peygamber (s.a.) sevgisinin en dokunaklı anlatıldığı eserlerden biri olarak görüldüğünün en büyük kanıtlarından biri de Suudi ailesi yönetimi ele alana kadar Busirî’nin kaleminden dökülmüş o beyitlerin Mescid-i Nebevi’nin duvarlarını süslemiş oluşudur. Şu an tümünün silinmesinin ardından 1-2 beyitin hâlâ kaldığı söyleniyor. 

Birçok dile çevrilmiş ve İslam dünyasının dört bir tarafından onlarca dilde şerh yazılmış olan Busirî’nin başyapıtı bugün türbesinin bulunduğu mütevazi camiinin duvarlarını süslüyor. Onu ziyarete gelen insanlar kimi zaman türbesinin başında onun kaleminden çıkıp asırlara yayılan kasidesini okuyorlar. Ayrıca Kaside-i Bürde ile Busirî’nin ilişkisini özel kılan hatta kasideye Busirî farklı bir isim vermiş olsa da şu anki adıyla anılmasının sebebini sunan bir anlatı da mevcut ki Müslümanların bu büyük sufi şairi bir veli olarak görmesinin kökeni buradadır… Anlatıya göre Hz. Peygamber (s.a.), ömrünün sonlarına doğru felç ıstırabıyla bedbaht halde olan Busirî’nin rüyasına girerek ona kaside okumasını söyler. “Seni öven birçok şey yazdım, hangisini emredersiniz ya Resullullah”  diyen Busirî’ye bir matla beyiti okur Peygamber. O beyit, bu kasideye aittir. Daha sonra bu kasideyi dinleyen Peygamber onun üzerine hırka-i şerifini örter (bir diğer rivayette felçli kısımları sıvazlar). Bu rüyadan uyanan Busirî, felcin geçtiğini fark eder ve mutlulukla kendini dışarı atar, sabah namazına gitmeye koyulur. Yolda karşılaştığı bir dervişin de rüyada Peygamber’e okuduğu kasideyi istemesi ile Busirî de kasidesini dervişe verir. Daha sonra da bu olay ile yayılan sanat şaheserinin ünü tüm İslam dünyasına ulaşır.

Tüm bu rüya hikâyesinin yanına Busirî’nin en başta belirttiğimiz beyitlerini iliştirmek ve yazıyı başladığımız gibi bitirmek çok mana ifade edecektir:

“Peygamberi yalnızca rüyalarında görmekle teselli bulan gafil bir kavim, Dünyada onun hakikatini nasıl idrâk edecek ki?

İlmimizin müntehâsı, O’nun ancak bir beşer ve Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı oluşudur.”

Deniz Baran