İran ve Türkiye arasında çeşitli sahalarda köklü ve sarsılmaz bağların mevcut olduğu bilinen bir husustur. Bu bağlamda en derin ve en eski bağlardan bazılarının kuşkusuz edebiyat ve kültür sahasına ait olduğu söylenebilir. Her iki ülkenin edebiyatları arasında daima kayda değer etkileşimler varlık göstermiştir. Bu etkileşimler silsilesi noktasında ise zaman zaman Fars edebiyatı Türk edebiyatı için ve zaman zaman da Türk edebiyatı Fars edebiyatı için etki ve esin kaynağı olmuştur. Bu yazıda İran edebiyatı ve İran mitolojisinin önde gelen eserlerinden biri olan Şehnâme’nin modern Türk edebiyatındaki yansımaları mitoloji merkeziyetinde ele alınmıştır. Ayrıntılı okumalar ve kaynak taraması neticesinde mitolojik unsurların Fars edebiyatından Türk edebiyatına en derin yansımasının Şehnâme kaynaklı olduğunu tespit etmemiz üzerine bu çalışmada modern Türk edebiyatında İran mitolojisinin izlerinin Şehnâme bağlamında ele alınmasına karar verilmiştir. Ancak bahsi geçen bu hususun daha somut bir şekilde okurlara takdim edilmesi adına Şehnâme’nin modern Türk edebiyatındaki mitolojik izlerini irdelemeden evvel ilk olarak mitler, mitoloji ve edebiyat-mitoloji ilişkisi etrafında bilgi verilmiştir.

Mitler geçmiş zamanın en kadim devirlerine ait mirasların önemli bir parçası olarak daima insan yaşamının pek çok safhasında varlık göstermiştir. Mitoloji sahasında araştırma yapan başlıca isimlerin ortak paydada buluştuğu en önemli noktalardan birisi mit kavramının tanımlanmasındaki güçlüktür. Bir başka deyişle bu güçlük esasen mitleri kapsayıcı bir şekilde ve tüm hususiyetleriyle ifade eden bir tanım ortaya koymanın güçlüğüdür denilebilir. Bu güçlüğün günümüzde daha girift bir boyut kazanmasının nedeninin mitlerin tamamı hakkında bilgi veren yahut mitleri araştıran mitoloji biliminin psikoloji, edebiyat, sosyoloji, resim, müzik, heykel, sahne sanatları, sinema, din araştırmaları ve daha pek çok alan ile ortak disiplinler noktasında kesişmesi olduğu söylenebilir. Mitoloji sahasında çığır açıcı araştırmaları bulunan ve Encyclopedia of World Mythology [Dünya Mitoloji Ansiklopedisi] gibi mitleri köklü bir şekilde ele alan eserler kaleme alan İngiliz bilim insanı Rex Warner (1905-1986) mitlerin evren, insan, hayvanlar, davranış biçimleri, ölüm ya da doğum ve hemen her unsurun nasıl meydana geldiği hakkında bilgi verdiğini belirtmiştir (Warner 2000: 17). Mitoloji ve din bilimleri araştırmacısı Mircea Eliade (1907-1986) de bütün bilginlerce kabul görebilecek ve aynı zamanda uzman olmayanlar için yabancı gelmeyecek bir şekilde mit kavramının tanımlanmasının güç olduğunu belirtmekle birlikte bu kavram için tek bir tanım bulmanın mümkün olmadığını belirtir. Eliade, mitlerin en eski zamanlara ait olan varlıkların nasıl meydana geldiğini ifade eden yaratılış öyküleri olduklarını öne sürmüştür (Eliade 2001: 16).

Mit [Mythe] kelimesinin Yunanca “Muthos/Mythos” kelimesinden türediği bu alana dair kaleme alınan hemen her kaynakta belirtilmiştir. “Muthos/Mythos” kelimesinden türemiş olan Mitoloji [Mythologie] mitleri araştıran bilim dalı ve mitler hakkındaki bilgiler anlamına gelmektedir. Mit kelimesi Farsça literatürde Osture mitoloji Ostare-sinasi Ostire ğul şekli de Esâtir biçimindedir. Nitekim Türkçede de mitolojiye dair günümüz anlamında ve Batı’daki disiplinlere yakın bir tutumla yaklaşan ilk kaynak olan Şemseddin Sâmî’nin 1879 tarihinde neşredilen Esatir isimli eseri de mitolojinin Farsçadaki biçimiyle aynıdır. Ostûre ve bu kelimenin çoğul şekli olan Esâtir kelimelerinin nasıl türediği hakkında ise genel kanı esasen bu kelimenin Yunanca “Historia” kelimesinde türeyip Arapçaya ve Farsçaya geçtiği şeklinde olmakla birlikte yine bu konuda da fikir ayrılıkları mevcuttur (Bahar 1996: 342- 344). On dokuzuncu asrın ortalarına kadar bilim dilinde yahut literatüründe kuvvetle hissedilen bir mesele pek çok kelimenin Antik Yunanca ve Latinceden Arapçaya, Arapçadan Farsçaya ve Farsçadan Türkçeye geçtiği meselesidir. Bu mesele edebiyat tarihi başta olmak üzere resim sanatı, müzik, tip, gökbilimi ve benzer pek çok alana dair bahsi geçen devrin hususiyetlerine ayna tutan hemen her kaynakta var olan bir bilgidir.

Bu bilgi ışığında esâtir kelimesinin de benzer bir yolculuktan geçtiği söylenebilir. Fakat elbette Batılı dillerden yapılan çeviri faaliyetlerinin artması ve Batılılaşma cereyanının kuvvet bulmasıyla birlikte önceden Türkçede kullanılan Farsça yahut Arapça kelimelerin Batılı dillerdeki eş anlamlılarının kullanılmasının revaç bulduğu pek çok örnek gibi osture/ustüre kelimesinin çoğul şekli olan esâtir de yerini mit ve mitoloji kelimelerine bırakmıştır. Esâtir ifadesi bahsinin devamında Şemseddin Sâmî’nin Esâtir isimli eserinden söz etmekte fayda vardır. Bu eserin önemi birkaç cihetten vurgulanmalıdır. Eserin neşredildiği yıl 1879’dur.

Türkiye’de mitoloji bilimi kaynaklarındaki mit ve mitoloji meselesine Batılı bilimlerin yaklaşımına benzer bir minvalde bakan ilk eserin Şemseddin Sami’nin Esâtir isimli eseri olduğu göz önünde tutulduğunda bu eserin yeteri derecede sahip olduğu önemin farkındalığı ile araştırma konusu olmadığı söylenebilir. Şemseddin Sami’nin Esatir’inin en önemli hususiyetlerinden birisi farklı coğrafyaların mitlerinden bahsetmek suretiyle yirminci asrın karşılaştırmalı mitolojisine benzer bir bilimsel tutum sergiliyor olmasıdır.

Bu eser ardından mitoloji alanında yayımlanan iki diğer önemli eserden biri Nibizade Nazım’ın 1892 yılında neşredilen Esâtir eseri ve M. Edom’un Mustafa Nuri tarafından tercüme edilip 1911’de neşredilen Tarib-i Estirada eseridir. Malum olduğu üzere kendi devirlerinde ilk olan çığır açıcı telif ve tercüme eserlerin yaratıcıları kendi devirlerinde ciddi bir cesaret timsali olma özelliği taşırlar. Zira bu eserler kendi sahalarında yeni olmaları hasebiyle doğal olarak kimi eksiklikler ihtiva etseler de anlattıkları konunun farklı ve yeni olması nedeniyle çığır açıcı elma özelliği taşarlar. Bahsi geçen bu üç eserin Türkiye’de mitoloji alanının Batılı anlamda ele alınması ve araştırılması adına birer yapı taşı mahiyetinde oldukları söylenebilir. Bu üç eserin de başlıca ortak yenilikçi özelliği dünya mitolojilerini aynı eserde ele almak suretiyle mukayeseli bir tetkikin zeminini hazırlamış olmalarıdır. Bu eserlerin dışında, yazıldığı devrin mitoloji araştırmaları için önemli bir kaynak olma niteliği taşıyan bir diğer çalışma Mehmed Tevfik’in Yunan mitolojisine dair kaleme aldığı ve 1911’de neşredilen Estir-i Yunaniyan isimli eseridir.

Mitoloji, dünya edebiyatlarının tamamı için daima önemli bir kaynak olmuş tur. Edebiyat, malzemesi dil olan bir sanattır. Edebiyat esasen evren, insan, doğa, cansız varlıklar ve Recaizade Mahmut Ekrem’in “Zerrâttan şumusa kadar her güzel şey şiirdir” (Recaizade Mahmut Ekrem 1884: 9) sözünün bir adım ötesinde “her şey edebiyata konu olabilir” düşüncesiyle akla gelebilecek her konu etrafında farklı yazınsal türlerde eserin ortaya konulabilmesini mümkün kılan bir sanat dalıdır. Mitlerin ise yukarıda üzerinde durulduğu gibi envaiçeşit varlık ve unsurun yaratılışını anlattığı göz önünde tutulduğunda edebiyat için vazgeçilmez bir kaynak oldukları sonucuna varmak mümkün hale geliyor.

Klasik Türk edebiyatının on birinci asırdan on beşinci asra kadarki intibak devri başta olmak üzere (Akyüz 1979: 1) bu edebiyat çerçevesine dahil olan eserlerin kaleme alındığı son yıllara değin dahi İran edebiyatının etkilerinin gözle görülür bir derecede Divan edebiyatı geleneği içerisinde var olduğu bilinen bir husustur. İran edebiyatında da Türk edebiyatı ve dünya edebiyatlarının tamamında olduğu gibi mitolojinin önemli bir konumu vardır. Bu noktada başta büyük İran şairi Firdevsi’nin Şehnâme adlı eseri olmak üzere Fars edebiyatının klasik devrinde de var olan ve modern dönemlerine de kaynaklık eden mitoloji konulu eserlerin çok sayıda mevcut olduğunu belirtmek gerekir. Bu çalışmanın hazırlanması için yapılan ayrıntılı metin okuma ve literatür taraması neticesinde modern Türk edebiyatında var olan İran mitolojisinin izlerinin en derin ve yoğun şekilde Şehnâme’den kaynaklanması tespit edilmiştir. Bunun nedeni esasen Şehnâme’nin Klasik Türk edebiyatındaki etkisi olarak belirtilebilir. Zira Yahya Kemal’in “Kökü mazide olan atî” (Beyatlı 1969: 123) sözünde olduğu gibi edebiyat bir bütündür ve klasik Türk edebiyatı da daima modem Türk edebiyatının başlıca kaynaklarından birisi olmuştur.

Bu fikri bir kademe daha öne çıkartarak edebiyatların da genel bir çerçevede bir bütün olduklarını karşılaştırmalı edebiyat alanında kıymetli araştırmaları bulunan Alman bilim insanı Horst Rüdiger (1908-1984)in “Diller, edebiyatı edebiyatlara ayer, edebi türler edebiyatları edebiyatta birleştirir” (aktaran Aytaç 2016: 12) ifadesiyle vurgulamak mümkündür. Edebiyat insan gibi canlı bir varlıktır. Ve tıpkı insan gibi mütemadiyen iletişim ve etkileşime açıktır, bunun aksi dünyanı tüm güçlü edebiyatları için söz konusu olmayacak bir gerçekliktir.

Şehnâme, kuşkusuz klasik Iran edebiyatının yapı taşlarından birisidir. Yılların birikimi ile büyük İran şairi Ebul-Kasım Firdevsi Tûsi (940-1019 veya 1025) tarafından kaleme alınan bu kıymetli eser gerek Firdevsi’nin muasırı gerekse klasik edebiyat çerçevesinde ondan sonra gelen kuşaklar gerekse de modern devirde İran edebiyatını yaratan nesiller için edebi ve mitolojik unsurların bir potada eritildiği kıymetli bir kaynak olmuştur. Şehnâme’nin bu üstün değeri yalnızca İran edebiyatında değil dünya edebiyatlarının pek çoğu ve bilhassa Türk edebiyatında da oldukça önemli bir kaynak olarak devamlılık arz etmişti.

Şehnâme’nin taşıdığı edebi değerin Türk edebiyatı tarihi bağlamında algılanması gereken önemli noktalarından birisi bu eserin yazınsal üretim dışında da başta Fuad Köprülü, Ali Nihad Tarlan ve Abdülbaki Gölpınarlı olmak üzere çok sayıda bilim insanı tarafından tetkik edilmiş olmasıdır, bu tetkikleri Firdevsi’nin klasik Türk edebiyatına tesirleri ile Şehnâme’nin İran edebiyatı bağlamındaki konumunu inceleyen ana konular olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Yukarıda adı geçen üç çığır açıcı bilim insanı arasında Firdevsi ve Şehnâme’ye dair en çok araştırma yapan isim Ali Nihad Tarlandır. Tarlan’ın İran’a olan ilk yolculuğu 1934 yılının ekim ayında Firdevsi’nin bininci doğum yıldönümü için yapılan kongre ve edebi şölene katılmak üzere olup onun bu yolculuğunu yaşamının ilerleyen yıllarında üç İran yolculuğu daha takip etmiştir. Tarlan’ın bahsi geçen bu ilk yolculuğu hocası Fuad Köprülü ile beraber Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmek üzeredir.

Bu münasebetle dört ekimden sekiz ekime kadar beş gün süren Firdevsi’nin bininci doğum yıldönümü kongresi İranlı bilim insanlarının yanı sıra yurt din dan İran’a bu edebi şölen münasebetiyle davet edilen şarkiyatçılar ve İranologların da katılımı ile gerçekleşmiştir. Yukarıdaki kare ise bu kongre esnasında Thrandki Dârü’lfünün’da çekilmiştir. Bu yolculukta Tahran’daki kongrenin yanı sıra Firdevsi’nin Tus şehrindeki anıt mezarı de ziyaret edilmiştir (Riyahi 2001: 372-374). Firdevsi ve Şehnâme hakkında bilgi vermek bu çalışmanın konusu olmamakla birlikte hiç kuşkusuz bu husus etrafında en özet bilgilerin dahi tek bir makaleye sığamayacağını belirtmekte fayda vardır.

Yukarıda klasik Türk edebiyatında Şehnâme’nin derin izleri olduğundan bahsedildi. Klasik Türk edebiyatı tarihi bilgileri ışığında hükümdarların fetihleri, yönetim biçimleri ve devrin olaylarını eserlerine yansıtan çok sayıda şairin var olduğu bilinmektedir, bu şairlerin gelirlerinin bir kısmı da yer yer eserlerinin ciddi beğeni toplaması neticesinde hükümdar ve saray erkânından mükâfat almaları sonucunda elde edilmekteydi. Bu şairlerin ele aldıkları konular ve sahip oldukları üsluplar ise kendi devirlerinde âdeta o devrin edebi akımı denilebilecek derecede bir etki sahibi olma özelliği taşımaktaydı.

Anadolu Selçukluları devrinde Şehnâme’nin ciddi derecede gerek yöneticiler tarafından gerekse devrin okuryazar kitlesi tarafından bilindiğini ve okunduğunu belirtmek gerekir. Fakat Şehnâme’nin asıl etki alanı Osmanlı Sarayı ve bu devir çerçevesinde oluşan edebiyatta daha somut ve daha derindir. Şehnâme okuması anlamına gelen Şehnâmehani geleneği ise Anadolu Selçuklu Devleti’nde de var olmakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu devrinde daha devamlı ve daha yaygındır. Öyle ki Sultan Süleyman ve Sultan II. Selim gibi Osmanlı hükümdarlarının özel Şehnâmehanları vardı. Bununla birlikte pek çok Osmanlı hükümdarının kendi yönetim biçimleri ve yaşadıkları devrin olayları etrafında Şehnâme benzeri eserler kaleme almaları için saray mensubu şairleri teşvik ettikleri bilinmektedir.

Bahsedilen teşvik neticesinde Şehnâme örnek alınarak pek çok eser kaleme alınmıştır. Bu bağlamda ilk eser Kaşifi tarafından Varna Savaşı ardından II. Murad için kaleme alınan Gazaname-i Rum isimli eserdir. Bu eseri II. Mehmet için Mir Said Ali İbn-i Muzaffer-i Tüsi tarafından kaleme alınan Mesnevi-i Hünkarname yahut Tevarih-i Al-i Osman, 1. Selim için kaleme alınan Selimsâhname ve Selimname-i Mensur, I. Süleyman için kaleme alınan Fütübât-i Süleymani ve Gazayı Süleymani ve bu hükümdarlardan sonraki hükümdarların hemen tamamı için yazılan eserler takip etmiştir. Söz konusu eserlerin şairlerinin kimisi Türkiyeli ve kimisi ise İranlıdır (Riyahi 2017: 144-148). Kelime anlamının “şah hakkında yazılan eser” olduğu Şehnâme’nin Osmanlı İmparatorluğu devrindeki klasik Türk edebiyatına olan ciddi tesirinin başlıca yaygınlık nedenlerinden birine yukarıda ışık tutulmaya çalışıldı. Şehne yukarıda adı geçen eserlerin yanı sıra klasik Türk edebiyatının oluşum sürecinde ve parlak devirlerinde ve kuşkusuz daha derin okumalar neticesinde edebi değeri daha doğru anlaşılarak çeşitli eserlere biçim ve içerik yönünden kaynaklık etmiştir. Bir başka ifadeyle bu eser klasik Türk edebiyatının son demlerine değin daima şairlerin bu esere benzer denemeler yaparak ustalıklarını göstermeyi hedef aldıkları bir yapıt olma özelliğini korumuştur.

Modern Türk edebiyatının oluşum süreci pek çok açıdan dünyanın çalkantılı bir devrine denk gelmiştir. Art arda yaşanan savaşlar ve değişen güç dengelerinin dünya düzenini değiştirdiği ve bu değişim çizgisi içerisinde varlık gösteren buhranlar silsilesinden edebiyatın en derin etkiyi gördüğü on dokuzuncu asır ve yirminci asrın başlangıcı gibi bir dönemde dünya edebiyatlarının pek çoğunda olduğu gibi Türk edebiyatında da değişim ve değişimle beraber yaşanan buhranların farklı boyutları varlık göstermiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türk Edebiyatında Cereyanlar” başlıklı yazısında geçen “Modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar.” (1977, s. 101) ifadesindeki kriz esasen yalnızca modern Türk edebiyatı için değil değişen dünyanın serüvenini anlatan pek çok edebiyat için geçerli olmuştur.

Modern Türk edebiyatı ve modern İran edebiyatı, klasik devirlerindeki kadar yoğun bir şekilde olmasa da modern devirlerinde de daima iletişim ve etkileşim içerisinde bulunmuşlardır. Bu iletişim ve etkileşim kültürel, siyasal ve toplumsal şartlar başta olmak üzere pek çok etken hasebiyle dönem dönem yoğun dönem dönem ise daha siliktir. Şehnâme’nin içeriğinin başlıca özelliklerinden birisi olaylar ve şahıslarının ciddi bir genişlik ve derinliğe sahip olmasıdır. Öyle ki pek çok araştırmacı tarafından yapılan çeşitli edisyon kritiklere göre Şehnâme’nin bazı nüshalarında usta şair Firdevsi’nin bizzat bu eserin yazım sürecinin otuz sene sürdü- güne yönelik atıfta bulunduğu mısralara rastlanmıştır. Ki kuşkusuz bu otuz senenin ardında da yatan çok önemli birikimler silsilesi mevcuttur. İran’da yirminci asrını ilk yarısında karşılaştırmalı edebiyat biliminin akademik nitelikte temellerini biz- zat oluşturan bilim insana Fatma Seyyah, “İntikâd-ı Dânişmendan-ı Avrupayi der Bab-ı Firdevsi” [Firdevsi Hakkında Avrupalı Bilginlere Yönelik Bir Eleştiri] başlıklı makalesinde Batılıların Sehnâme ile ilk karşılaştıklarında bu epik eserin tek bir şahıs tarafından yazılmadığı zannına kapılmaları ve bu zannın esasen bir yandan Şehnâme’nin büyük yazınsal değeri ve diğer yandan Firdevsi’nin üstün başarısına ayna tuttuğunu ortaya koyan kıymetli bir yazıdır. Yazının bu konuya ışık tutan bir kısmı aşağıdaki gibidir:

Avrupa’da on sekizinci asrın sonuna kadar Firdevsi’nin ismi bilinmiyor denilecek kadar az duyulmuştu ve Şehnâme’den ilk bahseden isim Sir. W. Jones olmuştur. O 1774 yılında neşredilen Arya Edebiyatı Hakkında isimli eserinde Şehnâme’nin bazı parçalarından çevirileri eserine eklese de Şehnâme hakkında fazla bilgi sahibi değildi. Öyle ki o Şehnâme’nin Firdevsi dahil birkaç şahsın kaleminden çıktığı ve diğer şahısların isimlerinin bilinmediği düşüncesindeydi. Onun bu yanılgısı Şehnâme’nin büyüklüğünden ileri geliyordu. Zira Şebnáme Avrupa edebiyatının bütün epik şiir yapıtlarından daha büyüktür, bu bağlamda örnek olarak Şehnâmenin yada ve Odysaria’dan sekiz kat daha ayrıntılı ve büyük olduğu belirtilebilir. Jones her ne kadar Firdevsi’ye hayran olsa ve onu Homeros ile mukayese etse de böyle ayrıntılarla dolu büyük bir başyapıtın tek bir şaire ait olabileceğini şaşkınlıkla karşılamaktadır (Sayyah 1934: 673).

Altmış bir bin beyitten oluşan manzum epik bir eser olan Şehnâmenin tamamlandığı yıl 976 olarak tahmin edilmektedir. Şehnâme’nin tamamında kullanılan vezin “Fe’ülün Fe’ülün Fe’ülün Fa’lün (Fe’ül)” şeklindedir (Mohit Tabatabaei 1990: 186-190 ve 244-246). Bu yapıtta var olan çok sayıdaki anlatı ve şahıslardan tarafımızca yapılan tetkik neticesinde modern Türk edebiyatına en somut ve en derin şekilde yansıyan üç anlatı Dahhak ile Kâve, Rüstem ile Sohrab ve Siyavuş hakkındaki anlatılardır, bu ifade Şehnâme’den modern Türk edebiyatına yansıyan anlatıların yalnızca bahsi geçen üç anlatıyla sınırlı kaldığı anlamına gelmemektedir. Fakat bu üç anlatının modern Türk edebiyatına Şehnâme’den geçen en derin ve en somut anlatılar olmasının birkaç ana sebebi vardır ki bu ana sebepler bu çalışmanın temelini oluşturmuştur. İlk olarak Dahhak ile Käve, Rüstem ile Sohrab ve Siyavuş anlatılarının modern Türk edebiyatına yansımalarının Şehnâme’deki kaynak anlatılara doğrudan yahut dolaylı bir şekilde yakınlık arz etmesi bu araştır maya önemli bir çerçeve oluşturmuştur.

Diğer bir husus bahsi geçen her üç anlatının da sırayla Şemseddin Sami, Ahmet Mithat Efendi ve Orhan Pamuk olmak üzere modern Türk edebiyatının üç usta kalemine ait eserlerde somut bir şekilde yeniden hayat bulmuş olmasıdır, burada kastedilen somutluk Şehnâme’den birebir alıntı yapmak değil tam aksine oradaki anlatıların nüvesini ele alarak sonradan kurgulanan metni adeta yeni bir konuymuşçasına ortaya koymak anlamındadır. Modern Türk edebiyatında gerek bahsi geçen bu üç anlatı gerekse Şehnâme’deki diğer anlatılardan söz edilmiş olsa da hiçbiri ayrıntıyla ve modern bir anlatının metotlarıyla Şemseddin Sami’nin Kace piyesi, Ahmet Mithat Efendi’nin Fürs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuş piyesi ve Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanı kadar güçlü bir şekilde Firdevsi’nin yapıtını modern Türk edebiyatına aksettirememişlerdir denilebilir. Çalışmanın devamında sarayla bu üç eserin Şehnâme ile olan bağlarını incelemenin yanında Şehnâme’nin farklı nüshalarında yer alan minyatürlerden de yararlanılmıştır. Bahsi geçen minyatürlere dair bilgiler ise her görselin sonuna ilave edilmiştir.

Modern Türk edebiyatında konusunu Şehnâme’den alan ilk ve en somut eser Şemseddin Sami’nin Kave piyesidir. Bu piyes şimdiye değin hazırlanan günümüz Türkçesi edisyonları ve pek çok edebiyat tarihi kaynağında Gave olarak anılmıştır. Ancak bu kelime Şebnimede Kave’dir. Bununla birlikte Şehnâme’den yola çıkarak eserine bu ismi ve bu ismin etrafındaki olay örgüsünü seçen Şemseddin Sami de metnin eski harfli versiyonunda (g) harfi değil [k] harfini kullanarak kelimeyi Gave değil Kave şeklinde yazmıştır. Alışılmış bir şekilde kullanılmaya devam edilen bu hatalı biçime bu yanda vurguda bulunmanın faydası vardır. Bu hatalı okunuşun kitabın eski harfli biçiminin kapağanda [k] harfi üzerinde uzun â harfini gösteren bir işaretin bulanması nedeniyle gerçekleştiği kuvvetli bir ihtimaldir. Fakat eserin gerek şahıs kadrosu gerek tamamında açık bir şekilde Gave değil Kave kelimesi geçmektedir. Bu hatalı okuma hem eserin günümüz Türkçesine hem de eser etrafında kaleme alınan bilimsel yazılara yansımıştır.

Öncelikle kısaca “Kave-i Ahenger” yani “Demirci Kâve”nin Şehnâme’deki öyküsünden bahsedilebilir. Şehnâme yahut Farsça okunuşuyla Şahname’nin “şah hakkında yazılan eser” anlamına geldiğine önceden değinilmişti. Firdevsi’nin Şehnâme’nin tamamında göz önünde bulundurduğu başlıca hususlardan birisi iyilik ve kötülüğün karşı karşıya gelişi ve kötülü gün bir gün mutlaka cezalandırılmasıdır. Eserdeki şahlar ise iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılırlar. Sehnâme’nin en karanlık hükümdarı Dahhaktır. Dahhak karakteri esasen Sehnâme’den önce kaleme alınan ve İran’ın en kıymetli kültürel ve tarihî değerlerinden olan Avesta kitabında da geçmektedir. Avesta, eski Farsçada “Gata” olarak adlandırılan dörtlüklerden oluşanve Zerdüştlüğe ait ilkelerden söz eden kutsal bir kitaptır. Dahhak karakteri Avesta’da Ajidehâk olarak geçmektedir. Dahhak’ın Şebnâme’de insan olmasına karşın Ajidehak üç başlı ve altı gözlü hakiki bir canavardır. Dahhak ise omuzlarının Şeytan tarafından öpülmesi hasebiyle her iki omuzundan birer yılanın adeta birer bitki gibi yeşerdiği zalim bir şahtır. Bu iki karakter arasında davranış özellikleri ve isimleri hasebiyle benzerlikler mevcut olup kimi araştırmacıya göre Firdevsi’nin Dahhak’ının yaratılması noktasında Ajidehäk’in izlerinin varlık gösterdiği söz konusudur (Bahar 1996: 374-376). Dahhak’ın omuzundaki yılanlar insan beyni yiyerek beslenmektedirler. Dahhak’ın aşçıları ise bu nedenle her gün ikişer genç erkeğin beynini pişirerek yılanlara yedirmektedirler. Şehnâme’deki Dahhak hakkındaki bölüm eserin diğer bölümleri gibi ayrıntılı ve uzundur. Dahhak’ın çocukluğu, gençliği, omuzlarında yılanların yeşermesi, Cemşid’in tahttan indirilmesi ve Dahhak’ın hükümdar oluşu ve gördüğü korkulu rüyalar gibi pek çok bölüm arasından en çarpıcı olan Dahhak’ın Kave ile karşılaşması ve öldürülüp tahttan indirilmesidir. Şemseddin Sami ise devrinin iyi bir esatir bilimcisi ve Şehnâme okuru olarak Kave adlı piyesine Dahhak’ın hikâyesinden bu bölümü seçmiştir. Kave adlı demircinin tek bir evladı hariç diğer tüm oğullarının beyni diğer pek çok insanın beyni gibi Dahhak’ın yılanlarına yem edilmiştir. Kave ise hayatta kalan son oğlunu kurtardıktan sonra Dahhak’ın rüyalarına giren ve yıllardır ona uyku uyutmayan Feridun ile birlikte bu zalim şahı yenmiştir (Abolghasem Ferdowsi 2008: 15-20)

Şemseddin Sami’nin beş fasıldan oluşan Kave piyesinde Şehnâme’deki anlatıyla ciddi benzerlikler mevcut olsa da şahıs kadrosundaki isimlerde Kâve, Feridun ve Dahhak dışında bir benzerlik söz konusu değildir. Şemseddin Sami’nin bu yapıtında Kahtan ve Mihriban ismi dışında tüm karakterler Şehnâme’nin diğer hikâyelerinde var olan karakterlerin ismi ile örtüşmektedir, bunlardan bazıları Nevzer, Ferhad, Hüsrev, Rüstem ve Behrâmdır. Ancak piyesin olay örgüsü ve ana karakterleri Şehnâme’deki Dahhak anlatısıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Şemseddin Simi ustaca kaleme aldığı piyesinin önsöz niteliğindeki “İfade-i Meram” kısmında eserinin konusunu Şehnâme’den aldığın belirtirken “Firdevsi’nin Şehnâmesi farahat ve letafete edebiyyat-ı Şarkiyyenin balasına konmaga jayan” (1876: dal) olduğunu vurgular.

Şemseddin Sami, Şehnâme’nin Doğu edebiyatlarının zirvesinde yer almaya değer olduğunu belirttiği bu ifadesinin devamında esasen mitolojik bir karakter olarak gördüğü Dahhak’ın gerçekten omuzunda adeta bitki gibi yeşeren yılanlarla yaşayan bir zat olduğundan ziyade bu şahsın belki de gerçekte yalanlara tapan zalim birisi olabileceğinin daha mantıklı olduğunu belirtir. Hatta bu düşüncesinin devamında Dahhak’ın Arabistan’dan gelip Cemşid’in yerine geçmesi hususunu öne sürerek Arabistan’da ve o zaman Afrika çöllerinde varlık gösteren yılanlara tapma geleneğine vurguda bulunur, bu ifadesinin devamında ise eserinde Dahhak’ı omuzlarında yılanlarla değil yılanlara tapan bir şah olarak tasvir etmiştir. Şemseddin Sami’nin eserindeki Dahhak, gördüğü bir rüya sonrası yılanlara tapmayı hüküm sürdüğü topraklardaki tüm insanlar için zorunlu kalp her gün iki insanın beynini yılanlarına yedirmekte de Şehnâme’de ise her gün ikişer gencin beyni Dahhak’ın omuzundaki yılanlara yedirilmektedir. Bu esasen Şemseddin Sâmi’nin ustaca klasik bir metni kendi asrına uygun bir şeklide kaleme alışanın ve Firdevsi’nin Şehnâmesinin tüm asırlara ait zamansız bir eser olduğunu gösteren bir husustur. Bu ve birkaç değişiklik hariç Kave piyesindeki olay örgüsü büyük ölçüde Şehnâme ile örtüşmektedir. Şemseddin Sami, Kavenin konusunu Şehnâme’den almış olsa da usta kalemiyle bu konuyu asrına uygun bir dil ve üslup ile ifade ederek âdeta yeni bir konu ortaya koymuş suna ciddi derece eseriyle beğeni toplamıştır. Öyle ki Kave piyesi yalnızca o destin Osman İmparatorluğu sunulan içerisinde değil kaynak coğrafyası olan İran’da da yankı uyandırır. Bir başka ifadeyle Şemseddin Sami’nin Kate piyesi yazıldığı yıllarda yalnızca yazıldığı coğrafyada değil İran’da da okur kitlesine sahip olan bir eserdir. “Yaşasın adalet! Yaşasın hakikat! Yok olsun zulm-i zalim!” (1876: 190) cümlesiyle son bulan bu eser Farsçaya da tercüme edilmiş ve taşıdığı hak, hukuk, adalet ve doğruluk arayışı değerleriyle ciddi bir okur kitlesi kazanmıştır. Kave piyesi Mirza İbrahim Han Emir Tümen tarafından Farsçaya tercüme edilerek 1905 senesinde Hurşid matbaasında basılmıştır. Bu çeviri yukarıda da bahsedildiği gibi adalet hak, hukuk, doğruluk ve eşitlik gibi kavramları içermesi hasebiyle neşredildiği devirde İran’ın meşrutiyet faaliyetlerine denk gelmiştir, esasen eserin Farsça tercümesinin ciddi okur kitlesi kazanmasındaki başlıca nedenlerden birisi eserin taşıdı- yüksek edebi değerin yanı sıra tercümenin neşredildiği zamanın şartlarıdır (Malekpour 2019: 273-275).

Modern Türk edebiyatının oluşum sürecinde pek çok konuda eser veren ve esasen Tanzimat edebiyatının birinci kuşağının başlıca gayelerinden olan sade dil kullanmayı nesirde ileri boyuta taşıyan usta kalemlerden birisi Ahmet Mithat Efendi’dir. Onun Fürs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuş piyesi de konusunu ve baş karakteri olan Siyavuş’u Şehnâme’den alan diğer bir önemli eserdir. Her şeyden önce Fürs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuş ile Fransız yazar Racine in Phedre oyunu arasındaki olay örgüsünün benzer olduğunu belirtmek gerekir. Bu hususa ilk kez ayna tutan isimlerden İnci Enginün, Ahmet Mithat Efendi’nin oyunlarını derlediği ve günümüz alfabesi ile aktardığı Ahmet Mithat Efendi’nin Tiyatroları adlı çalışmada Furs-i Kimde Bir Faria yahut Siyavuş adlı piyesin konusunun Şehnâme’den alınmasının yanında olay örgüsünün Racine’in Phedre oyununu hatırlattığını belirtir. Bununla birlikte İnci Enginün esasen Ahmet Mithat Efendi’nin bu tarihi oyununun konusunu Şehnâme’den ve olay örgüsünü Phedreden model alarak farklı kültürler arasında bir sentez yapmaya çalıştığını belirtmiştir (Ahmet Mithat Efendi 1990: 10).

Doğu ve Batı sentezi hatta iki medeniyet arasında kalmışlık sorunsalı daima modernleşme devri Doğu edebiyatlarında ve bu edebiyatları yaratan aydınlandı var olan bir hususiyettir. Türk edebiyatında ise bilhassa Tanzimat devri ruhuna hakim olan bu Doğu-Batı sentezi ve Batılılaşan Doğu sorunsalı daima varlık gösteren bir husus olmuştur. Ahmet Mithat Efendi, Furs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuş adlı piyesinin konusunu klasik Türk edebiyatında derin izleri olan Far edebiyatından ve olay örgüsünü modern Türk edebiyatında derin izleri olan Fransız edebiyatından almak suretiyle daima önemsediği "faydalı" Doğu-Batı sentezini gerçekleştirmiş, böylelikle önemli bir yeniliğe imza atmıştır. Doğu ve Batı edebi yatlarının sentezi ve yer yer karşı karşıya olması hususu her ne kadar Batılılaşma devri Doğu coğrafyasının edebiyatlarında görülse de unutulmamalıdır ki Doğu edebiyatları da daima Batı edebiyatlarının büyülü bir esin kaynağı olmuştur. Bu me selenin en somut örneklerinden birisi olarak Goethe’nin Hafız-ı Şirazi’in Divanını okuması ardından kaleme aldığı Batı-Doğu Divan adlı eserinden söz edilebilir. Ahmet Mithat Efendi’nin 1883 senesin- de kaleme aldığı Fürs-i Kimde Bir Facia yabur Siş adlı üç perdeden oluşan piyes ile Şehnâme’deki Siyavuş anlatısının karakterleri, Şehnâme’de olan ancak Ahmet Mithat Efendi’nin oyununda olmayan, Rüstem hariç büyük ölçüde örtüşmektedir. Her ne kadar Fürs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuş ile Phedre arasındaki olay örgüsünün benzerliğinden söz edilmiş olsa da Ahmet Mithat Efendi’nin bu tarihi oyununun olay örgüsü Şehnâme’deki Siyavuş anlatısının olay örgüsüne ciddi derecede benzer fakat eksiktir. Zira Ahmet Mithat Efendi Fürs-i Kimde Bir Facia yabut Siyavuş adlı piyesinde Siyavuş’a aşık olan üvey annesi Sûdabe’nin ona iftira edişi, aşkına karşılık bulamayınca Siyavuş’u babası Keykavus’a kötülemesi, en nihayetinde Siyavuş’un ateşten geçerek hakkaniyetini babasına kanıtlayıp İran’dan Turan’a doğru gidişi, Turan’da Afrasiyab’ın kızı ile evlendirilmesi fakat en nihayetinde Afrasiyab tarafından öldürülmesi gibi hususları Şehnâme’den almış, Siyavuş’un doğması, annesinin vefatı, Siyavuş’un Zabulistan isimli bir coğrafyada Rüstem tarafından eğitilmesi, genç bir delikanlı olarak babasının yanına dönmesi gibi meselelere değinmemiştir. Esasen yukarıda tarafımızca belirtilen “Ahmet Mithat Efendi’nin bu tarihi oyununun olay örgüsü Şehnâme’deki Siyavuş anlatısının olay örgüsüne ciddi derecede benzer fakat eksiktir” şeklindeki ifade olumsuz değil olumlu bir eksikliğe işaret etmektedir. Zira Ahmet Mithat Efendi tıpkı Şemseddin Sami’nin Kave yaptığı gibi kaynak anlatıdaki bazı çarpıcı bölümleri ele alarak eserine yansıtmıştır. Fakat bu durum Şehnâme’deki anlatı ve Fürs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuşun olay örgülerinin farklı olduğu anlamına gelmemektedir.

Kave ve Fürs-i Kimde Bir Facia yahut Siyavuş adlı eserlerin yazılışından uzun yıllar sonra Şehnâme’nin modern Türk edebiyatındaki bir diğer derin yansıması Orhan Pamuk’un ilk baskısı 2016 yılında neşredilen Kırmızı Saçlı Kadın isimli romanı olmuştur. Eserin ana karakteri olan Cem’in yaşamı, bir yandan Oidipus diğer yandan Rüstem ve Sohrab anlatısının ustaca bir araya getirilmesiyle postmodern bir kurgu ile yirmi birinci asırda yeniden hayat bulmuştur. Eserde babası tarafından terk edilen ve para kazanmak için kısa bir süreliğine kuyucu çıraklığı yapan, mütemadiyen duyduğu baba eksikliği nedeniyle ustası Mahmut’u babası gibi gören, kuyucu çıraklığı yapmak için gittiği Ongörende Kırmızı Saçlı Kadın ile beraber olan, ünlü bir mimar olup kurduğu mimari şirketinin adımı Sohrab koyan, uzun yıllar sonra Kırmızı Saçlı Kadından Enver adından bir oğlu olduğunu ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın kendi babasının gençlik yıllarında sevgilisi olduğunu öğrenen en nihayetinde ise ölümü oğlu Enver’in elinden olan Cem’in yaşam öyküsüdür. Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın romanının ilk sayfasında Oidipus ve Rüstem ile Sohrab anlatılarından birer alıntı vermiştir. Pamuk esasen Doğu ile Batı’nın başlıca iki önemli anlatısını postmodern anlayışının çizgisinde romanına yansıtır. Bilmeden babasını öldürüp annesi ile birlikte olan ve hakikati öğrendiğinde kendini kör eden Oidipus, Orhan Pamuk’un romanının Batılı kaynağıdır. Bu yapıtın Doğu coğrafyasına ait kaynağı ise Şehnâme’de geçen Rüstem ile Sohrab anlatısıdır.

İranlı pehlivan cengâver Rüstem’in Turan’a giderken Semenganda Rahş adlı atının kaybolması ardından Semengin şahi bu hususu öğrenmiş ve Rüstem’e atını bulacağına söz vermiştir. Bu sürede ise Rüstem’i sarayında misafir etmiştir. Rüstem, Semengân şahının misafiri iken şahın kızı Tehmine’ye âşık olup onunla evlenmiştir. Evlendikleri gün Rüstem kendi koluna bağlı kıymetli bazubendini açıp Tehmine’ye vermiş ve Tehmine’den bu bazubendi kızları olursa saçına oğulları olursa da koluna bağlamasını istemiştir. Hemen sonraki gün Rüstem’in atı bulunmuştur ve gitmesi gerektiği için Semengan’ı terk etmiştir. Tehmine ile Rüstem’in Sohrab adında bir oğlu olmuştur. Kader ise bu baba ve oğlu ancak Afrasiyab’ın kurduğu tuzak hasebiyle karşı karşıya getirmiştir. Karşı karşıya savaşan Rüstem ve Sohrab’ın savaş anı Şehnâmenin en hazin bölümlerinden birisidir. Sohrab’ı kılıcıyla yere serip öldüren Rüstem bazubendi onun kolunda görünce en ağır hastaları iyileştiren Nüşdürü ilacını oğlu için getirtmiştir. Ancak iş işten geçmiş ve Sohrab ölmüştür. Kırmızı Saç Kadın romanının tamamında daha derin bir şekilde Cemde ve sonra ise Enver’de görülen baba özlemi duyup daima baba arayışında olan oğul ve baba-oğulun karşı karşıya gelişi varlık göstermektedir. Eserin baba ile oğulları yani Cem ile Babası ve Enver ile Cem arasındaki bu düğümün Oidipus ve Rüstem ile Sohrab kaynaklan ışığında romana yansıdığını gösteren pek çok ifade bulunsa da bunların en somutunun Cem’in suçluluk duygusuna âdeta bir katharsis aynası tutan aşağıdaki kısım olduğu söylenebilir:

Şehnâme’yi, Oidipus’u eski bir masalı okur gibi yeniden her okuyuşumda ruhumun paradan ve rakamlardan arındığını ve daha iyi uyuduğumu böyle keşfettim. Konuları aslında suçluluk duygusu olmasına rağmen, yıllar sonra bu hikayeleri yeniden yeniden okumak beni suçluluk duygusundan arındırıyordu.

Aynı metni tıpkı bir dua gibi yeniden okumak bana iyi geliyordu, ama zamanla okuduğum şeyin yalnızca bir yanına ilgi duyabildiğimi keşfettim. Biri Yunanistan’da ve Batı’da, diğeri İran’da ve Doğu’da bu kadar önemsenmiş bu iki hikâyeyi tekrar tekrar okurken, aslında kahramanların dillendirdiği dertlerin, büyük ahlaki ve insani sorunların çok az bir kısmını gözümün önünde canlandırabiliyordum (Pamuk 2016: 116).

Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın eseri dışında Benim Adım Kırmızı, Kar ve Kara Kitap başta olmak üzere hemen her eseri ve röportajlarının pek çoğun da Iran kültürü ve edebiyatına duyduğu hayranlığı görmek mümkündür. Ancak onun İran edebiyatı etrafındaki derin birikimin en derin ve en somut yansımasının Kırmızı Saçlı Kadın adlı romanı olduğunu söylemek mümkündür. Kırmızı Saçlı Kadın romanında Rüstem ve Sohrab anlatısının nüvesi yani baba-oğlunun karşı karşıya gelişi ve birinin diğerini öldürüşünü ve daima baba özlemi duyan evlat modelini görmekteyiz.

Bu çalışma yukarıda da değinildiği üzere Şehnâme’nin modern Türk edebiyatındaki en somut üç aksinin tetkiki böylelikle İran mitolojisinin modem Türk edebiyatındaki konumunun irdelenmesi yönünde olmuştur. Iran ve Türkiye arasındaki en derin bağlardan birisi hatta belki de başlıca olanı edebiyat sahasıdır denilebilir. Bu hakikat göz önünde tutulduğunda edebiyatın önemli kaynaklarından birisi olan mitolojinin de bu bağlamda ele alınması ve Şehnâme’nin klasik Türk edebiyatının yanı sıra modern Türk edebiyatı adına da mitoloji etrafında zengin unsurlar barındıran bir kaynak olduğunu vurgulama gibi kayda değer bir husus bu çalışmanın nüvesi mahiyetinde olmuştur.

Yasamin Gholamrahmani

Sultan II. Abdülhamid 181 yaşında Sultan II. Abdülhamid 181 yaşında

Hece Aylık Edebiyat Dergisi Mitoloji özel sayısı