Bazı araştırmalara göre bir insan ömrü boyunca ortalama 2 milyon 900 bin kelime kullanıyormuş. Nereye ulaşıyor bunca sözcük?

Konuşuyoruz, soruyoruz, bağırıyoruz, sitem ediyoruz belki… Belki de söyleniyoruz, anlatıyoruz. En çok da anlatıyoruz. Sahi ne anlatıyoruz bu kadar? Ne kadar anlatabiliyoruz? Nasıl anlatıyoruz?

Hepsi birer muamma.

Sözcüklere, sözlere, seslere en çok ihtiyaç duyduğumuz durum nedir, diye sorsak muhakkak ki alacağımız en popüler cevap iletişim olacaktır. Öyle elbet, bir merama düştüğümüzde kelimelere koşuyoruz, bir sualin cevabını bir ses tonunda arıyoruz. Birinin bir tınısı içimizi ısıtıyor yahut bizi kederli düşüncelere salıyor. İletişimi güzel bir dil becerisiyle etkili hâle getiriyoruz ya da yanlış seçilmiş kelimelerle yıkıcı bir iletişim kuruyoruz.

Ömrümüzün her alanında iletişimin farklı kollarıyla daima iç içeyiz. Anlatmak, söylemek istediğimiz bir şey olduğunda söze, kaleme koşuyoruz. Muhatabımız tarafından dinlenmeye ihtiyaç duyuyoruz. Söyleyeceklerimizin aracı bazen ağzımızdan çıkanlar bazen çizdiklerimiz bazen de yazdıklarımız oluyor. Anlatmak için türlü türlü yollar deniyoruz. Modern zamana yenik düşmüş insanlar olarak, anlatmak derdiyle koşturduklarımıza bir de sosyal ağlar eklendi. Dünyayı avucumuzun içinde minik bir köye çeviren teknolojik iletişim araçları üçüncü elimiz olmayı başardıkları gibi, sesimiz ve sözümüz olmayı da başardılar. Bu sosyal(!) iletişim çağında herkesin her konuda söyleyeceği bir şey var. Söyleyecek söz çok fakat söylenenin tesiri, sözün gücü her geçen gün azalmakta. Söz kalabalığı içerisinde tesirini yitirirken hâl, iş ve eylemin değeri artmakta.

Etkin iletişim

İkinci, üçüncü ya da daha fazla şahıslarla etkileşim içerisinde bir hayat kaçınılmazken bu hayatın en etkin dinamiği olan iletişimi iyileştirmek vazifemiz. İletişime kaliteyi katmak için çeşitli yollar saymak mümkün. Dili etkin ve doğru kullanmak, yerinde bir ses tonu ile fikir aktarımını sağlamak, jest ve mimiklerin uygun şekilde sergilenmesiyle iletişimi taçlandırmak…

Jest ve mimik? Etkin iletişim dediğimizde karşımıza ilk çıkan unsurlardan biri olan jest; bir duyguyu, düşünceyi ya da bir konuyu anlatırken el, kol, ayak veya baş ile yapılan hareketler yani beden hareketlerinin tamamına verilen isimken; mimik ise bir duyguyu, düşünceyi ya da bir konuyu anlatırken kaş, göz, ağız, yüz hareketleriyle desteklenmesidir. Anlaşılıyor ki söz, destek bekliyor. Harfler tek başına meramımızı anlatmaya yetmiyor. Duygu ve düşüncelerimizi, destekleyici unsurlar olmadan doğru aktaramama sıkıntısı yaşıyoruz.

Peki, sadece doğru kelimeler, doğru üslup ve ses tonu olanı biteni anlatmaya yeter mi? Anlatmaya çalıştıklarımız içimizden, fikrimizden doğarken kâl dili yani harf dili tek başına içimizi temsil edebilir mi? Herkesin dur duraksız bir şeyler haykırdığı bu dünyada dilimizden dökülenlerin tesiri ne kadar gerçek?

Söz bilmeden derdi anlatmak

“Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da bunlar olmaksızın seninle konuşayım.” diyor, Mevlâna. Anlatmak için harften, sesten, sözden geçip anlatmamanın anlatıcılığına bürüneyim…

Sesten ve sözden geçtiğimizde tüm mahlûkatın ortak dilini; hâl dilini duyarız. “Hâl dili, derûnumuzda yaşananları ve hissettiklerimizi harf diline ihtiyaç duymadan sözsüz hâlimizle bildirmektir. Hâl dilinde seziş ve duyuşlar öne çıkar. Harf diliyle yapılan dile ve sanata ihtiyaç duyulmaz. Çünkü hâl dili manevî  sanatın kendisidir. Hâl üzere yaşayanlar, manevî hâli ve dili dinleme makamındadır. Söyleyeceklerini hâl diliyle ifade ederler. Kâl dili, bu ‘Hâl’ de olanlar için hârici bir dildir.”1

Anlamak, anlatmak, iletişim kurmak için söylemenin ve duymanın bir adım ötesine gittiğimizde aslında tüm insanlığın, tüm kâinatın bize her daim hâl diliyle anlatmakta olduğu birtakım sırların olduğunu fark ediveririz. Çünkü duyabilene sükût çok şey anlatır. Sevdiklerimizi, muhatap olduklarımızı gözlerinden de duymaya başlarız. Anlatmak isteyeni ve anlatılmak isteneni ellerden duyarız. Sükûtu duyabilen için gökyüzü maviliğine sözünü katar, rüzgâr doğadaki tüm yeşilin dili olur.

Kelimelerle değil fiillerle konuşmak

Dedemin küçüklüğümden beri zaman zaman bana hatırlattığı bir sözü var “Es sükûtu hayrun mine’d dırdır.” Sükût dırdırdan hayırlıdır. Ne olduğunu anlamadan gülüp geçerdim küçükken bu söz üstüne. Zaman içinde sözü dilde bırakmayıp hâle katmanın, kelimelerle değil fiillerle konuşmanın tesirine vâkıf oldukça bu sözün kıymetini anlıyorum. Çok konuşmaktansa susmayı tercih etmenin ne kadar hayırlı olduğunu… Ne kadar konuşursak konuşalım hep amellerin ön planda olduğunu…  Sessizlikle ne çok şey anlatıldığını…

Sükût ile anlatmak... Sükûtun dili mi olur? Adı üzerinde, “Sükût” yani suskunluk yani konuşmamak. Olur elbet. En güzel de susmak ile anlatılır. Tebliğin en tesirlisi, sözde değil amel de olan değil mi? Tefekkürün en güzeli müşahede ettiklerimizin hâl diliyle anlattıklarında değil mi?

Harekete dökülmeyen söz, davranışlarımızda izlenmeyen söylemler tesirden uzaklaşıyor. Sadece söylemek ve fiile dökmemenin etkisi çoğu zaman yokken, dil söylemese bile sadece yapmak ve uygulamak daima etki bırakıyor. İşte burada hatırımıza Hazreti Osman’ın   halife seçilip minbere çıktığı an geliyor. Herkes pür dikkat halifeye kulak vermişken uzun süren bir sükût ile Hazreti Osman’ın  kulaklara değil gönüllere seslenişi… Mevlâna bu hâli “Fihi Ma Fih”te şöyle anlatıyor: “O sustu, hiçbir söz söylemedi; sadece halka baktı. Gönül diliyle onlarda öyle bir hâl ve atmosfer oluşturdu ki artık dışarı çıkacak durumları kalmamıştı. Birbirlerini ve nerede olduklarını bile unutmuşlardı. O güne kadar yüzlerce zikir, öğüt, vaaz ve hutbe dinlemişlerdi ama hiçbirinden bu kadar etkilenmemişler, hiç böyle bir hâl yaşanmamış, bu kadar sırlara ve manevî bilgilere vâkıf olmamışlardı. Oysa Osman  onlara hiçbir şey söylemiyor, sadece sürekli onlara bakıyordu.” Hazreti Osman  bu sessizliği şu cümleler ile bozdu: “İş yapan bir lider, konuşan / söz söyleyen bir liderden daha iyidir.” Harfsiz, sessiz, sözsüz; hâlle, gönülle kalple konuşmak… Sessizliğin sesini dinlemek, anlaşılacak olanı sözlerin de ötesinden anlamak…

Şimdi hemfikiriz değil mi?

Söylemenin yalnızca sözle olmadığına… Dilimizden sözcükler dökülürken dahi anlattıklarımızın sözcüklerle sınırlı olmadığına?

Unutkan mı yoksa dikkatsiz misiniz? Unutkan mı yoksa dikkatsiz misiniz?

Hatice Kübra Ergür


Dipnot:

1 Tyb.org.tr / Ahmet Doğan İlbey-Kâl ehlinden hâl ehline geçmek