Sene 1998, lise yeni bitmişti, başörtü yasağı yüzünden üniversite hayallerim de gözümden silinmek üzereydi. O sene daha önceki yıllara göre irtica söylemlerinin daha bir ayyuka çıktığı dönemlerdi.
Televizyonlar gazeteler bir yana, sokakta bazı insanların bize karşı bakışları bile değişmişti. Her bir yerden psikolojik saldırıya maruz kalmıştık. Sadece kamusal alanda değil sokakta bile başınızı kapatamayacaksınız, hatta evinizin içine bile karışacaklar, diyorlardı. Bu sözler insanın içini öyle bir sıkıyordu ki sanki dünya başıma yıkılmış da altında kalmış gibi hissediyordum. Endişelerim artık korkuya dönüşmüştü. Başörtüsü ile ilgili soruyu kime sorsak içimizi rahatlatacak bir cevap alamıyorduk. Elinde bir kor ateş, tutsan da yanıyorsun bıraksan da. Bundan tek kurtuluş yolu özgür olabileceğim bir yere çekip gitmek diye düşünüyordum.
Neden gitti ki sanki…
Arkadaşlarla toplandık, o yıllarda lise sonda ne konuşur insan hele bir de İmam Hatipli ise üniversite hayallerimizi, yasakları konuştuk derken konu Esat Coşan Hazretlerinin Avusturalya’ya gidişine geldi. Bir söz ettim, bu söz kendimle çeliştiğim bir anda pervasızca ağzımdan dökülüverdi. ”Neden gitti ki sanki burada kalsaydı da mücadele etseydi ya.” dedim. Oysa burada öyle yüreğim daralıyordu ki bir fırsat bulsam ben de çeker giderdim, daha özgür bir memlekete. Niyetim kötü değildi elbet, dağların varlığı dünyaya nasıl bir güç ve dayanıklılık kazandırıyorsa bu insanlar da bana göre dağlar mesabesinde.
Sonrasında Prof. Dr. Esat Coşan Hazretlerinin anısına hazırlanan sohbet ve makalelerinin toplandığı bir kitap buldum onu inceliyordum. Kitabı bir kap içine yerleştirmişler, kabı açtığınızda kendi sesinden bir sohbet var, Kaderden bahsediyordu. “Ecelin insanın karşısına nerede çıkacağı bilinmez, biz şimdi buraya geldik, kardeşlerimiz davet etti geldik.” diye devam ediyordu. Kendisinin Avusturalya’da vefat ettiğini düşününce bu sözler karşısında gözyaşlarımı tutamadım, sanki yıllar önce sorduğum sorunun cevabını almıştım. Atalarımız boşuna dememiş, ağzından çıkanı kulağın duysun, diye. Çok üzüldüm, umarım beni affeder. Biz Rasulullah Efendimizden onun varislerinden şefaat umarken onların veballeriyle karşılaşmayız inşallah.
Makalat
Kitabı biraz karıştırınca üzüntüm sevince dönüştü. Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin Makalat isminde bir eserinin olduğunu ve bu kitabı Esat Coşan Hazretlerinin günümüz Türkçesine çevirdiğini duymuştum. Makalat’ı okuma fırsatım oldu. Maalesef günümüzde Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri hakkındaki bilinenler, onun sevenlerinin uygulamaları karşısında insanın aklı ve kalbi mutabık olamıyor. Onu tanımanın tek yolu müellifinin kendisi olduğu kesin olarak bilinen bir eserini okumak diye düşünüyorum. Makalat bu anlamda önemli bir eser. Eserini incelediğimizde onun itikadı, ameli oldukça düzgün aynı zamanda örnek bir şahsiyet olduğunu görüyoruz. Kitabında dört kapı ve on makamdan bahsediyor, bunlar; şeriat, tarikat, hakikat ve marifet. Her kapıya ait on makamın olduğundan haber veriyor ve bu kapı ve makamlardan birinin amelinde eksiklik olsa velayetin tamamlanmayacağı üzerinde duruyor. Hacı Bektâş-ı Veli Hazretlerinin ismi, Seyyid Muhammed ibn-i Musa-yı Sânî. Ahmed Yesevi Hz.’in Horasan’dan gönderdiği alperenler arasında sayılır. Seyyiddir ve kuvvetle muhtemel Selçuklu devletinin son döneminde yaşadığı bildiriliyor. Hz Mevlana, Yunus Emre, Ahi Evran ile çağdaş. Özellikle tüccar ve sanatkarları korumasıyla meşhur, bu duruma kurumsal bir kimlik kazandırmış Ahi Evran ile sağlam bir dostluğu olduğunu anlıyoruz. Şöyle ki Ahi Evran, kendisine intisap edenleri, aynı zamanda Hacı Bektaşi Veli Hazretlerine intisap etmiş sayıyor.
Hacı Bektaşi Veli Hazretleri
Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, şekilcilikten uzak, samimi bir Müslüman. Özellikle görünenin arkasındaki gerçeğin görülmesine vurgu var Makalat’ta. İnsanın özüne hitap eden bir anlatım dili hakim. ”Bir şişenin içinde içki olsa ve siz onu kırk yıl yıkasanız o şişe yine de temiz sayılmaz.” diyor. Yani Yunus Emre’nin dilinde bu cümle “Eğer bir kalp kırdın ise, o kıldığın namaz değil, yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil” mısralarına dönüşmüş.
Hz Mevlana ile de aralarında şöyle bir diyalog geçtiği anlatılır: Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri, bir halifesini Hz Mevlana’ya gönderir. “Git şuna söyle, ortalığı velveleye verdi, nedir bu gürültü, eğer aradığını buldu ise uslu uslu otursun. Eğer aradığını bulamadıysa bu gürültü riya oluyor, hilaf-ı hakikat yapmasın” diyerek hz Mevlana’yı uyarmak ister. Halife, Mevlana’nın kapısına vardığında Hz Mevlana kalkar sema etmeye başlar, daha haberci söze başlamadan "Eğer yârin yok ise, neden talep etmiyorsun; eğer yarini buldunsa, niçin tarab etmiyorsun?" Haberci “Ben cevabı aldım!" diyor, geri dönüyor. Esat Coşan Hazretleri buraya şöyle açıklık getirmiş, ‘Yani, mesajda 'Aradığını bulduysa, tamam; yâr ile hemhâl olsun, sessiz sakin bir köşede otursun! Bulamadıysa; gürültü patırtı çıkartmasın, hilâf-ı hakikat şâşaa, debdebe yapmasın!' diyor o bana; ama ben o maksatla yapmıyorum. Aslında bir insan bulamadıysa, aramak için faaliyet gösterecek; bulduysa da tarab için, eğlenmek için bir faaliyet gösterecek." demek istiyor.
Hayatın özü aramakta gizli, aramaktan vazgeçti mi insan, bir avuç topraktan farkı kalmıyor. Bir Muhammed(s.a.v.) vücuda getirmek için bin İbrahim’i (a.s) ateşe verdi, diyor İkbal. Peki, bizim için hayatın sırrı nedir, hareketin sırrı nedir? Bir maksada ulaşmak için önce bir maksat bulmak, saf, samimi bir maksat! Önce biraz dışlanan toplumdan, üzülüp yüreğin daraldığı bir anda hüzün yıllarından kurtaran bir maksat. En doğrusu maksuda ulaştıracak bir maksat. “İlahi ente maksudi, ve rıdaike matlubi.”
Tuğba Kaya bildirdi