Teferrüc 16. Sayı
Zaman hızla ilerliyor, bazen birçok şeye geç kalıyoruz. İçimizi ferahlatan bir dilek gibi “Geç olsun da güç olmasın.” diyerek devam ediyoruz yolumuza. İyi olsun her şey, yolumuz açık ve aydınlık olsun yeter ki.
Teferrüc Dergisi’nin 16. sayısı elimde. Eylül ayının yoğunluğundan olsa gerek bazı dergiler ekim ayına kaldı. Derginin eskisi olmaz hatta dergiler eskidikçe makbul olur diyerek devam ediyoruz dergilerle yolculuğumuza.
Dopdolu bir içeriği var derginin. Her sayı dergiye katılan yeni isimler, yayınlanan yazı ve şiirlerin seviyesi dergi adına umut etmemiz için yeterli sebepler olarak sıralanabilir. Devamı derginin sayfaları arasında.
Hafıza Kitaplığım
İbrahim Kaya, güldeste tadında bir yazı ile dergide. Okumak üzerine notlarla ilerleyen yazıda iyi bir kütüphane oluşturmak isteyenler için hafıza kitaplığını sıralamış Kaya. “Ne okuyalım?” sorusuna cevap arayanlar için iyi bir kaynak bu yazı. Liste uzun, ben bir kısmını buraya alıyorum.
“Rasim Özdenören, "Derdi olan insan kitap okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur." diyor ve ekliyor Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, "Okumak özgürlüğe kanat çırpmaktır."
Hayat nasıl da geçiyor, biz hiç fark edemeden. Sevinçleriyle, hüzünleriyle yıllar bir bir geride kalıyor. Ve zamanla unutuluyor geride kalanlar. Unutulmayan ve yanımıza kalan bir şeyler varsa onlar da kurulan dostluklar, yapılan iyilikler ve okunan kitaplardır. Hele bu dostlar her zaman yanınızda ve kitaplar da kütüphanenizdeyse ne mutlu size.”
“Masallar, destanlar, halk hikâyeleri hep olsun hayatımızda. Dünyada olan bitenden haberdar olmak, kültür ve medeniyetimize sahip çıkmak adına da aşağıdaki kitaplara göz atmayı ihmal etmeyelim.”
“Sefiller-Victor Hugo, Suç ve Ceza-Dostoyevski, Savaş ve Barış-Tolstoy, Beyaz Diş-Jack London, Ölü Canlar-Gogol, Babalar ve Oğullar-Turganyev, Goriot Baba-Balzac, Kırmızı ve Siyah-Stendhal, Budala-Dostoyevski, Ana-Maksim Gorki, Madam Bovary-Gustave Flaubert, İki Şehrin Hikâyesi-C. Dickens”
“Üzüm Meseli-Mürsel Sönmez, Evvel Âhir-Süleyman Çelik, Kanlı Tarih Atlası-Hüseyin Karaca, Şartlı Tahliye-Sıddık Ertaş, Siyah Kuğu-Kadir Ünal, Aşkın Çevirisi-Şefik Memiş, Kuğu Fırtısanı-Resul Tamgüç, Puslar İçinde-Arif Ay, Tamgalar-Süleyman Çobanoğlu.”
Dünden Bugüne; Hayvan
Hayatın bir parçasıdır hayvanlar. Dünya toplumlarının tümü için de geçerlidir bu. İnsanlık tarihi ile eştir hatta daha eskilere dayanıyor diyebiliriz dünyadaki hayvan varlığının. Çok derine inmeye gerek yok. Hayvanlar hayatımızın her yerinde. Son yıllarda hayvanlara yapılan eziyetler daha çok gündem olsa da konuya nerden baktığımız önemli. Ömür Yaşar Kondel, tarihi süreçte hayvanları anlatıyor yazısında. Yaşam ile ölüm arasında ele alınmış hayvanlar. Konuya bakış açısı küresel bir çerçevede değerlendiriliyor.
“Müktesebatında dilsiz hayvanları dahi katletmek olanların, kimsenin gözünün yaşına bakmayacağı aşikâr... Latin Amerikalı ve Afrikalı milyonlarca insanın kanının üzerine bina ettiler şimdi uzaktan imrenerek bakılan medeniyetlerini.”
Boşaltılmış köylerde kalan hayvanlara ölüm kusanın yine aynı insan olduğuna inanmak için epey çaba harcıyor insan, çağımızın en sarsıcı özelliği olarak, hayvanlara yaşama hakkı tanımayan insan acımasızlığı desem çok abartmış olmam. Uygarlığın insana çok şey kattığına şüphe yok, hayatı daha “kolay yaşanır hale getirmiş olduğu su götürmez bir gerçek lakin insanın duygusal tarafını da körelttiğini de görmemek olmaz. Daha hızlı yaşıyor, daha rahat ediyor buna mukabil daha az insan kalıyoruz.”
Güzelliğin Şiirini Yakalamak Bilge Şairlerin İşidir
Nehirlerin çağlayışını duymak da şiirden sayılır. Çünkü nehrin kendisi bir şiirdir. Ersin Nazif Gürdoğan; şiir, hayat, bilgelik, şair kavramlarına dokunarak çağlayan bir nehirden şiirler toplayan bir hassasiyete davet ediyor bizi. Şairlik, görmenin ustası oldukça gelişen bir evrene sahip.
“Tarihin bütün çağlarında sular ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı sürükleyici gücünü oluşturmuştur. Dünyanın her yerindeki önemli şehirler, deniz, göl ve nehir kıyılarında kurulmuştur. Tarihteki bütün toplumlar için su kaynakları, büyük çekim merkezleri olmuştur. Tarihe geniş açıdan bakıldığında, bütün insanlığın tarihinin, suları arayışın tarihi olduğu görülür. Toplumlar suları, sular ölümsüzlüğü aramışlardır.”
“Nehirlerde güzelliğe giden, gizli bir yol ve pırıltılı bir iz vardır.
Güzelliği arayanlar, aradıklarını nehirlerin akışında bulurlar.
Nehirleri anlamayanlar, güzelliğin şiirin yakalayamazlar.”
Dil, Diller Ve Dilimiz
Mustafa Özbalcı, dünyadaki dillerin kardeşliğini anlatıyor. Elbette merkezde dilimiz var. Dillerin birbirinden etkilenmemesi düşünülemez. Bu etkinin derecesini ve sonuçlarını doğru tespit etmek dilimize olan en büyük katkımız olacaktır.
“Her ülkede dili işleyen ve zenginleştirenler, öncelikle sanat, edebiyat, kültür, ilim ve fikir adamlarıdır. Dilin her türlü duygu ve düşünceyi ifade edebilecek bir olgunluğa ve zenginliğe ulaşması ancak onların çok titiz ve dikkatli gayretleri ile mümkün olabilir. Cemil Meriç, “Dili şairler yoğurmuş, düşünceyi şairler uysallaştırmıştır.” der. Onlar bu çok önemli görevi, elbet masa başına oturup gönüllerince yeni kelimeler icat ederek ya da yabancı kökenli olmakla beraber Türkçeleşmiş, dile yerleşmiş, tarihî süreç içinde pek çok değerli esere vücut vermiş kelimeleri dilden atarak değil, mevcut dili işleyerek kelimelere yeni anlamlar yükleyerek, onları yerli yerinde ustaca kullanarak ya da dilin yapısına ve dil bilimin kurallarına uygun yeni kelimeler üreterek yaparlar.”
“Zira bir dili konuşanlar, dağların tepelerinde ya da engin ve karanlık ormanların derinliklerinde birbirinden habersiz, medenî âlemden uzak ve kopuk bir şekilde yaşayan ilkel kabileler dışında, dünyada tek başlarına yaşamıyorlar ve yaşayamazlar. Onlar farklı dilleri konuşan daha birçok toplulukla birlikte yaşarlar ve bunlar arasında sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel, askerî vb. bakımlardan çok çeşitli temaslar söz konusudur.”
Estetik
Recep Garip, estetik konusunu ele almış yazısında. Hayatın her noktasının estetiğe ihtiyacı var. Estetik algı üzerine önemli noktalara değiniyor Garip. Yaratıcı’nın sunduğu estetikten sanatın payına düşen estetiğe kadar geniş bir yelpaze var yazıda.
“Estetik, nizam ve intizam içerisinde olanı keşfetmektir. Hayatın içindeki güzelliği yakalama melekesidir. Keşif, kişinin kendisinde başlayan bir eylemdir asıl itibariyle. “Kendini bilenin rabbini bileceğinin” remziyle bilinmek isteyen yaratıcının “Ben gizli bir hazineydim” hadislerinin ışığıyla güzel olanın tespitidir. Estetiğe, güzellik diye ifade ediliyor. Eskiler buna İlmül Cemal yani güzellik ilmi-bilimi yani estetik demişlerdir. Kendi ruh terbiyesindeki muhteşem planın farkına varmakla yeryüzündeki her bir şeye o nizamı sirayet ettirme gayreti, neşesi, çabası diyebiliriz.”
“Estetik, sanatsal alanların nirengi noktasıdır. Sanat ürünlerindeki ana belirleyici unsur ondaki estetik varlık kendisini çekici, tılsımlı, büyüleyici hale getirerek ilgi odağı haline gelmektir.”
“Estetik, görünenin ötesine yürüyebilmektir. Ötelerin ötesine hazırlanabilmektir.”
Kayıkçı Kavgası
Sosyolojik Bir İstanbul Deyimi diyor Mehmet Mazak kayıkçı kavgası için. Deyimlerin dünyasına girmek gerek. İçinde gizemli ve efsunlu bir hava var. Yani her şey göründüğü gibi değil. Mecazın ötesindeki yaşananlar daha bir anlam kazanıyor deyimlerle hemhal oldukça. Mazak da bizleri kayıkçı kavgasına şahit tutuyor. Görüyoruz ki kavga deyip geçmemek gerek. Nükteli kayıkçı hikâyeleri var yazıda. Tebessüm ettiren.
“Şiir, yetenek ve birikimlerin sağımıdır. Düzyazı da hüner ve birikimlerin birleşmesidir. Roman, deneme, inceleme, eleştiri, roman, anlatı, senaryo alanında yayımlanmış yazılarım ve kitaplarım var. İstanbul’da Boğaziçi’nde doğmuş ve burada gelişmiş olan kayıkçılık ve kayıkçılar su medeniyetimizin bir göstergesi olmuşlardır. Kayıkçılar sularda kürek sallayan o koca gövdelerinde ince bir ruh taşıyan kimselerdir.”
“Kayıklar yapısı gereği suyun içinde deniz yüzeyinde ince ve narin yapılı olduklarında her yanı ayrı oynarmış. Kayıkçıların kavga etmeleri mümkün olmazmış. Boğaziçi’nde deniz üzerinde kavga eden kayıkçılar kendisi de suya düşmemek için kavga ettiği kişiyi küreği ile kuvvetlice itemezmiş. Kibar kibar birbirlerini dürter, kürek sallarlar, gayet sinirli olmalarına rağmen uzaktan kıyıdan bakanlara komik bir görüntü ortaya koyarlarmış.” İşte eski İstanbul’da Boğaziçi’nde meydana gelen bu görüntülerden dolayı hiçbir yere varmayan kısır çekişmelerle ve uzun uzadıya devam eden ağız kavgalarına “kayıkçı kavgası” denmeye başlanmış ve günümüzde sonuç alınamayan uzun münakaşalara yine başladı kayıkçı kavgası denmektedir.”
Teferrüc’den Öyküler
Leyla Eşen - Taş Duvarlı Ev
“Güneşin yaktığı kuraklığında topu topu 25 hanelik bir oba. Zaman geçtikçe şehirleşmenin çekiciliğine kapılan yeni nesil kaçmak kurtulmak istemiş bu kırsal yalnızlıktan. Oysa bir zamanlar insanın o kendi yalnızlığına kaçmak isteyişindeki bir sebepten dolayı olsa gerek, kaçmış gelmiş yerleşmiş obalı, bu; kekik kokulu parfümünü sıkmış, yeşil eteklerini giymiş Karacadağ’ın etrafına yaydığı oksijeni bol havasını almak için buralara. Oysa Karacadağ uzak buraya. İnsanın gölgesinin uzaklığında...”
“Evin duvarları, el örme yastıklarla dizilidir. Bu el örme yastıklar her evde duvardan duvara gösterişli bir şekilde dizilmiş bekler birinin oturup da sırtını dayanmasını. Evin girişteki salonunun penceresinden içeriye loş bir ışık vuruyor. Odada yalnız başına, sırtını yastıklara dayamış, odanın serinliğinde öylece, sessizce oturan Ömer, durağan geçen çocukluğunda küçük bir heyecan arar gibi gözlerini bu loş ışığın yayıldığı pencereye dikmiş bekliyor. Hasta olduğunu söyleyen iç sesleri var.”
“Baba televizyonun karşısında müzik kanalını açmış öylece, hiç hareketsiz uzanmış gözleri açık mı kapalı mı uyuyor mu uyanık mı herhalde izliyor diye düşündürür vaziyette, hayatın gamsız, acısız, sıkıntısız yanını kendi yaşamının düzenini bozulmayacak şekilde kurmuş kafası rahat yatıyor.”
“Günbatımına doğru yol alma vaktinden önce gözünde beliren bu neva, bu uyumlu sesler ve tını belki bir daha gelmeyeceği bir daha hiç toplamayacağı üzerlik otlarının terk edilmişliği ile hüzün, çünkü en belirgin olanıdır, çünkü hüzün buranın olmazsa olmazıdır, birlikte yola çıktıkları yere doğru ileriye buradan bakınca görünmeyen obaya doğru gitme vakti geliyordu...”
Mücahit Kocabaş - Balık İle Dolunay
“Yusuf, uzun zamandır onu kara kara düşündüren, perişan eden koyu bir hasretin esiriydi. Efkârından içinin semalarında göz gözü görmüyordu. Keder, kara bulutların kesif gölgesi gibi gönlünü kaplamıştı. Hazan rüzgârının bir yaprağı savurup dalından kopardığı gibi sevdiğinin ondan ayrılıp gittiği ânı düşündü. Arkasından bakarken “Gitme, beni böyle bir başıma bırakma!” diye feryat etmişti sevdiğine lakin fayda vermemişti. Gitmişti giden ve bir daha gelmeyecekti.”
“Gözbebeklerine yerleşmiş hüznünü yanına alıp bitkin haline aldırmadan kendini şehrin sokaklarına bıraktı Yusuf. İçindeki özlemin ağırlığıyla yavaşlayan adımlarına bakmadan yürümeye devam ederken ayakları onu sahile doğru sürükledi.”
“Yaklaştı, yaklaştı. O yaklaştıkça deniz kabarmaya başladı. Sevdiğine kavuşmak özlemiydi onu harekete geçiren fakat o ilerledikçe dalgalar bir yükseliyor bir alçalıyordu. Görüyordu ki onun yüzünden sevdiğinin yurdunda gelgitler yaşanıyordu. Kısa bir süre bekledi dolunay. Sevdiğini incitmekten korktu. Lakin geri dönmek de istemiyordu. Denizde gelgitler, dolunayda gelgitler… Umutsuzca bir müddet daha aşağıya baktı.”
Ramazan Kayaoğlu - Mülteci
“Gün boyu sokakta patinaj sesleri eksik olmadı. Mahallelinin, özellikle geceleri duymaya alışkın olduğu bu iğrenç uğultu, karantina döneminde artık günün her saati duyulur olmuştu. Elindeki gazeteyi öfkeyle masaya fırlatıp cama yöneldi. Sabah, çocukların gürültüsü yüzünden okuyamadığı gazetesini, şimdi de ne olduğu belirsiz bu tipler yüzünden okuyamıyordu.”
“Apartman kapısını kapatıp hızlı adımlarla yolun karşısındaki büyük çöp kutusuna yöneldi. Çöpü karıştıran birini görünce biraz geride kalıp bekledi. Bu virüs döneminde herkes ile arasına bir mesafe koymuştu. Özellikle böyle kendine dikkat etmeyen kişilerle neredeyse yan yana bile gelmiyordu.”
“Suriye’ de evime düşen bir bomba yüzünden ailemi ve işitme duyumu kaybettim. Sizleri duyamadığım için herhalde anlaşamadık. Ben eskiden doktordum. O yüzden bana güvenebilirsiniz. İnanın hiçbir şeyim yok. Lütfen beni taburcu edin.” Doktor, elindeki kâğıdı okumayı bitirince oda da derin bir sessizlik oluştu. Rasim amca bir şey söylemeden çekip gitti. Doktor, diğer hastalara yöneldi. Acı, hak ettiği yerde hak ettiği biçimde yine kimsesiz kaldı.
Teferrüc’den Şiirler
Agoranın ortasına salındı bu i/simsiz sözler
Kimse alınmaz üzerine belli, herkes ak kaşık
Kalpler saf pirüpak, çağıl çağıl billur ırmak
Şeker şerbet bal kaymak bilcümle diller
Olsa da seherden geceye vebal sağanağı gün gibi
Bulaşmıyor hayret kimseye bir damlası bile
Hanımefendiler ışıl ışıl, pek afili jöleli beyefendiler!
Erol Yılmaz
her gün aynı saatte aynı yerde
hep aynı meridyende
çocuklar kondu kanatlarıma
yorulmadım hiç
aksine
bakışlarıma sokuldu güneş.
yaşamak;
taşında uyuklayan merdivenleri
uyandırmak bir çiçekle.
Fatih Tezce
bakışın babil’den asma bahçe
avcıyı uçuran maral sensin
söyle çırpınıp duran gelincik
hangi hızır’a viranedir
ey şair kalemine aşınan
isyan giyinmiş söz!
kaç damla tufanda
yıkayabilirsin cürmümü
karga karası uykuda yatan
kaç kardeş hatırasıdır
Mustafa Işık
Bu sabah filizlenmişti çiçekler balkon balkon
Ayırdım, suya saldım iki tazeyi gün sayıyorlar
Duvardaki iz, masanda bir iki saç teli kıvrımlanmış
Bir odanın boş yanı nasıl daralır
Kehribar gözlerini hangi yol böler aşiyanımdan
Sen çevir güne yüzünü,aylardan kuytuysa buralar
Yazar geçerim ne var?
Sıddıka Zeynep Bozkuş
inanmışlığın hissi var ellerimde
ellerinden gelen
Yıpranmış bir yaprağın şifasıyım sanki
Kalbinden dökülen iyiliğe yönelişin bir ilanıdır bu.
Ve kalbinden gelen her güzelliğe
Osman Çakan
soru işaretleri çengeline karşılık
bileneyim ben hangi şiirin gizli öznesi hangi içli türkünün
pare pare hüznünde oyalıyım ya mukallibel kulub
biraz kırgınlık biriktirdim hayırlara vesile!
Özlem Eylül Öz
Rûşen-dil eylesin Mevlâ, cehâlet cezayı kebir
Kulu aslında mahfeden, kalbi kaplamış o kibir
Hali halâs eylemeye, neden yetmiyor ki kabir
Unuttum derdi tasayı, hâlim Hâkk'a tek şekvâsın
Ey sabahların sabahı, doğduğun gün düğünümdür
Gül mevsimi gülistanda, tulû-u hâkiki gündür
Hasretin şerbeti gamdır, hasret daima hüzündür
Neftî serabı terkeyle, aradığım o mevâsın.
Emine Savaş
Yürekler eski, rutubetli mezarlıklar ordusu
Yürüyecek yer bulamıyor Allah’ı anan kelimeler
Eklem yerlerinden kırıyor masum dalgaları
Susuyor atasını arayan damlalar
Bizse alnımızdaki paslı çivileri sökme telaşıyla
Sekiz köşeli yıldızımıza saklanıyoruz
Değişik bir aksanla seslenirken karşımızdakiler
İçimizden okuyoruz bildiğimiz bütün duaları
Böyle üç yanımız dünyayla çevriliyken
Biri lambayı yaksa,
Ismarlasa diğerini Allah’a
Etimiz bulacak kemiğimizi
Ercan İriş
Şiar’da Ahmet Murat Söyleşisi
Şiar Dergisi’nin 36. sayısında Serap Kadıoğlu, Ahmet Murat ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yazmak, düşünmek ve daha çok şiir üzerine bir söyleşi bu. Tasavvuf, dergiler, kurgu gibi konulara da değiniliyor söyleşide. Ahmet Murat, mutlaka okunması ve takip edilmesi gereken isimlerden. Bu söyleşi de onun daha yakından tanımak isteyenler için girizgâh olacaktır.
“Şu anki şiir anlayışım bakımından kelime benim için çok merkezi bir yerde durmuyor. Hani Tanpınarcı, Yahya Kemalci, çok kımıldayamayacak şekilde kelimelerin birbirine kilitlendiği bir şiir sezgisi vardır ya, ben o noktada değilim yani. Kelime benim için şiirdeki yeri bakımından anlamını sürekli değiştiriyor. Daha önceki anlamı ile şu anki anlamı değişti bende.”
“Şiir benim zihnimi açar. Ben yazdığımda kendimi daha zeki hissederim.”
“Kendime ve yaptığım işlere yönelik, kendi eleştirel bakışımı koruyorum. Yaptığım işi hep eleştiriyorum. Nasıl olabilir, nasıl daha iyi olabilir? Bunu kafaya takıyorum. Şiirimle alakalı da üç-dört temel eleştirim vardır. Birileri de bu eleştirileri yaptığında ben zaten bu eleştirileri yapıyor olduğum için, eleştirmene biraz hayranlığım da artıyor olabilir.”
“Ben şiir namına ne varsa her şeyi deneyebilirim diye düşünüyorum. Daha gençken insan şair sesine sahip olmayı önemsiyor. Şu an benim için önemli olan şey şiirin kendisi. Tür, ses, tutarlı bir şair olarak görünmek artık önemli şeyler değil. Önemli olan; yazdığım şey şiir mi, değil mi?”
“Genç şairlere, genç hikâyecilere dergileri tavsiye ediyorum. Son nabız, son iş, son öykü, son eleştiri dergidedir. Sondan başladığımız zaman bütün birikimle karşı karşıya kalıyoruz. Okumaya başlayacaksak, Orhun Yazıtları’ndan başlayıp, dergilere gelmektense, dergilerden geriye doğru gelmek daha mantıklı.”
Tutunamayanlar’da Parodi Ve Pastiş
Çok farklı bir yapısı var Tutunamayanlar romanının. Her okuyanın kendi dünyasına dair notlar çıkaracağı muhakkak. Kitabın özgün duruşu ise hâlâ canlılığını koruyor. Oğuz Atay, postmodern bir eser ortaya koyarken aslında Türkiye’nin ruh haritasını sunuyor okuyucuya. Hakkı Özdemir, Tutunamayanlar’ı parodi ve pastiş bağlamında ele alıyor. Göndermeler var romanda sık sık. Özdemir bunlara dair örnekler veriyor yazısında. Anlatılan ve ironi çizgisinde değerlendirilen birçok örneğin bugün de devam ediyor olması da ayrı bir konu.
“Parodi ve pastiş taklit yoluyla yeniden yazma işidir ve her ikisi de önceden yazılmış bir metne ihtiyaç duyar. Edebiyat tarihinde bu iki kavram farklı şekillerde tanımlanmış, hattâ mesela Mihail Bahtin tarafından eş anlamlı kavramlar gibi değerlendirilmiştir. Bugün içinse parodi ve pastiş metinlerarasılık bağlamı içinde birbirinden ayrı yöntemler olarak kabul görmektedir. Buna göre önceden yazılmış bir metni gülünçleştirerek taklit etmeye parodi; o metnin dilini, üslubunu taklit etmeye ise pastiş denir. Yani parodi bir içeriği, olayı ya da durumu ele alır ve onu gülünç hâle sokarak yineler. Parodide amaç yergi değil alaydır, eğlencedir. Pastiş ise yalnız üslubun taklididir. Yani bir tür naziredir.”
“Tutunamayanlar’da dıştaki anlatıcı Sonun Başlangıcı başlıklı ilk kısmın yazarı olan gazetecidir. Turgut Özben, romanın sonundaki tren yolculuklarından birinde bu gazeteciyle karşılaşmış, adresini de aldığı gazeteciye yazacağına dair söz vermiştir. Sonun Başlangıcı’nda bahsi geçen paket ve paketten çıkan mektupla el yazısı sayfalar bu sözün tutulması yani Tutunamayanlar’dır. Böylece romanın sonuyla başı birbirine bağlanmış, ilk anlatıcı dairesi oluşmuştur.”
Tarih ve tarihçi parodisi:
Eski Mukaddes Roma-Aksaray İmparatorluğunun kurucularından, kadim Osmanlı müverrihlerine göre Turgut Bey, Avrupalı müsteşriklere göre namı diğer Dragut’un hayatını yazacağım bilinen ve bilinmeyen taraflarıyla.
Öğrenci Andı Parodisi:
Küçüklerimi sevmek sözünü ters söylediğim için öğretmenin çektiği kulağımın acısını akşamki maçı düşünerek hafifletmeye çalışırdım. Büyüyünce öğretmenliği nasıl yasak edeceğimin hayaliyle yaşarken bir yandan da durmadan tekrarlardım: öğretmenimi, yurdumu sevmek, budunumu -bu budun kelimesi bana kasapta çengele asılı etleri hatırlatırdı- korumak, saymak, üstün tutmak, doğruyum, yasam, onlardan, herkesten intikam almaktır, olmaktır, çalışkanım, armağan olsun.
Attila İlhan’dan Dostoyevski’ye Batı
Şadiye Kılıç, Attila İlhan ile Dostoyevski’yi batıya dair yazdıkları üzerinden ele almış. İlhan’ın Hangi Batı?, Dostoyevski’nin Batı Batı Dedikleri kitabı karşılaştırılıyor yazıda. İki yazarın batıya bakışına yer veriyor Kılıç.
“Hangi Batı?”da İlhan, yanlış Batılılaşmayı ve onun etkilerini bir aydın gözü ile içinde yer aldığı aydınlar zümresini de eleştirerek ele almaktadır. Bu anlamda bu kitap, bizi anlatan, bize anlatılan bir öz eleştiri kitabı sayılabilir.
“İlhan, Fransa’nın son savaşta uğradığı yenilgiden sonra bilim ve sanat merkezi olamayışıyla Gaulleci kibrin onu daha sıtmalı hale soktuğunu ve nitelikli çalışmalar yapamadıklarına da değinmiştir. Gerek sinemada, gerek tiyatroda, gerek müzikte ve edebiyatta yeni yaratımların çıkamayışı onu bir kısır döngüye sokmuştur.”
“Attila İlhan’dan elli dokuz yıl, yedi ay, dört gün önce dünyaya gelmiş Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin benzer noktalara dikkat çektiği eserine kulak verelim. Bilgi Yayınevi vasıtasıyla Türkçeye çevrilen “Batı Batı Dedikleri” (Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları) kitabı yazarın iki buçuk aylık Avrupa seyahati sonrası fikirlerini ele aldığı güzel bir deneme eser.”
“Dostoyevsi’nin de Attila İlhan’ın da ülkesinin sorunlarına eğilen, ülkesinin içinde bulunduğu duruma kafa yoran, onun için endişelenen ve endişelerini cesurca dile getiren vatanseverler olduklarını söylememiz mümkün. Ancak yetiştikleri ülkelerin yaşadıkları dönemde kıymetlerini takdir edemediği buna rağmen şöhretlerinden gurur duyarak göğüs kabarttıkları ortada.”
Şairin Dili Ve Dünyası
Vahdettin Oktay Beyazlı, şairin elindeki en büyük gücü olan “dil” üzerine yazmış. Günlük dili şiir dili haline getiren şairane duruşa dikkat çekiliyor yazıda. Gizem, imge, şairin şiir dünyası gibi ayrıntılar var yazıda.
“Ahmet Haşim’in “Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta” mısrasında ifade ettiği “lisân-ı hafî” yani “gizli dil”, tam da şiir kavramını karşılayacak bir metafor. Evet, şiirin, herkesçe ilk elden kavranamayacak bir “gizli dil” hususiyeti olduğu muhakkak. Şiirin bu dili, verili dil dediğimiz günlük standartlarımızı ifade etmekte kullandığımız dilden farklılık gösterir. Ezberi ifadeyle şiir, sanatlı bir dille dünyaya sökün eder. Bu sanatlı dilin ya da daha özgün ifadeyle “şiir dili”nin kendine mahsus mecazi tarafları olduğu ve dilin en geniş sınırlarını ifade ettiği malum.”
“Okurun, herhangi bir şiirin veya şairin dünyasına vakıf olabilmesi için şair/şiir öznesini etraflıca etüt etmesi gerekir. Bazı şiir/şair dünyaları bir çorap söküğü gibi hemen yakalanabilirken bazılarında ise bülbül misali, gülün (şiirin/şairin) kapısını aşındırmak hatta günlerce ona neşideler sunmak dahi kar etmeyecektir. Demek ki bu “şiir dünyası”na ya girilecek ya da girilemeyecektir.”
“İnsanın kendisine bile ulaşması bu denli anlaşılması güç bir şey olduğuna göre şunu açık yüreklilikle ifade edelim ve kalemi kelama bırakıp şiire yol verelim: İyi ki varsın şiir!”
Şiar’dan Öyküler
Kuddusi Demir - Karga Pazarı
“İçim tenha, içim ıssız, içim yorgun, içim içime sığmıyor. Yolda yürüyorum. İçimin böyle olduğu zamanlarda yolda yürüyorum. Ayaklarım alışkın yollara. Ayakkabım kapı ardında bekliyor. Ben hiç kalamayanlardanım. Bacağını kırıp oturamayanlardanım. Kırıldığında dahi oturamayanlardanım.”
“O an Kargapazarı Dağları’na doğru bir güvercin uçuruluyor. Şişo’ya dönüyorum. Yakasını düzeltiyor Şişo. Gözleri ufukta. Kargapazarı Dağları’na bakıyor. O, dağa bakıp azıcık da olsa nefesleniyor; bense ona bakıyorum. Ona baktığım her zaman göğüs kafesim genişliyor. Bugün öyle değil.”
“Sabaha dek endişeden uyuyamıyorum. Şişo anlatıyor, anlattıkça tir tir titriyor yatakta. Dişleri zangır zangır. Kargapazarı Dağları’yla ben duyuyorum sesini. Sabaha yakın gözüm dalıyor. Bir ara uyanıyorum. Uyandığımda Şişo yok. Apar topar giyiniyor, Karga’nın yuvasına koşuyorum. Ortalık sakin. Bekliyorum. Kapılarını gözetliyorum. Öğlene doğru Karga çıkıyor evden. Gülizar kapı eşiğinden yolcu ediyor onu. Leşini gizlemiş karga misali gururla çıkıyor evden. Yüzüne gençlik kanı yürümüş. Sinekkaydı tıraşından belli oluyor Karga’nın.”
Dışarıda hava bulutlu. Pencereye ala bir karga konuyor. Kargapazarı Dağları’na uzun uzun bakıyorum. Dağlara hep uzun baktırıyor Gülizar. Öyle güzel. O an karga olasım geliyor. Ayağa kalkıp pencereye doğru bir-iki adım atıyorum. Bir an topallıyorum. İçime sesleniyorum. “Ulan,” diyorum, “çakal, az karga değilsin sen de.”
Özay Erdem – Üç Yılda Bir
“Promosyon çarşamba günü hesabına yatmıştı Kerim Bey’in. Perşembe ve cumayı karı koca içlerinde sebepsiz bir huzursuzlukla geçirdi. Oturdukları koltukta rahat edemediler, içilen kahveler acı geldi. Hülya Hanım lahana ve bulguru denk getiremezken kocası haberlere dikkatini veremedi. Sonunda dayanamayıp -cumartesi sabahı- tatlı bir heyecanla hazırlanıp çarşıya çıktı yaşlı çift. Ne zamandır erteledikleri evin birkaç eksiğini alacaklardı. Sokağa adım atınca biraz ferahlar gibi oldular. Her zaman geçtikleri cadde daha sevimli geldi gözlerine. Kuşlar ne güzel ötüyordu, yaramaz kediler bile daha tatlıydı. İlk olarak mobilyacıya uğradılar. Sehpa takımım eskidi, demişti Hülya Hanım. Misafirler gelince çıkarmaya utanıyordu artık. Maun ağacından yapılmış şık bir model seçtiler. Nakliye aracımız yarın kapınıza kadar getirir, dedi mobilyacı...”
“Çift ellerinde poşetlerle eve girdiğinde dilek haklarını farkında olmadan tüketen hevesinin peşine düşmüş masal kahramanları gibiydi. Aldıklarını yerleştirmek yarım saatini çaldı Hülya Hanım’ın. Buzdolabı ağzına kadar dolarken elbise ve banyo dolapları da bundan geri kalmadı. Böylece ne ara aldıklarını hatırlayamadığı ürünlerle de karşılaştı: badem yağı, kravat iğnesi, kokulu mumlar…”
“Kerim Bey sabah mutfaktan gelen seslere uyandı. Ne yapıyor bu kadın sabah sabah diye söylenip kalktı yataktan. Hülya Hanım o bilindik çantayı çıkarmıştı ve piknik tüpü de kilerden getirilmişti. Kerim Bey’i görünce, “Torunları da alıp sahil kenarına pikniğe gideriz diye düşündüm, hem ızgara da yaparız.” dedi. “Gazozları buz kovasına koydum. Kamelyalar gibisi mi var, deniz havasının yerini hiçbir şey tutamaz.” Hülya Hanım da anlamıştı kahvaltı salonunun artık hayal olduğunu. Yaşlı çift bu konuyu hiç açmadan hazırlanıp evden çıktılar. Oğulları Sedat, arabasıyla gelip onları apartmanın önünden aldı. Biraz sonra toprak yola gelince çocuklarla beraber inip yürümeye koyuldular. Sedat’ın iş yerine dönmesi gerekmişti.”
Şiar’dan Şiirler
rüzgârın kocadığı nerede görülmüş
sırtında yağmur
sonrası sessizlik
mihenk taşıdır gece
soruları kelepçeli
yaşlı adamın yaptığı sipsiyi hatırla
uzaktan yükselen eflatun ezginin
gölgesinde kaldı baş kaldırışım
her nota zafer çığlığı
öyle sanırdım
düşerken alevin mavisine
Sabiha İclal Tiryaki
Bana, her zaman yanımda olamazsın ya! dedi ay, tutma!
Gölgelendim, saklandım, ortaya çıktım
Şarkı söyledim, unutmadım:
“Yıldızlar her gece gözlerini kırpar
Onları yaratan, yaşatan biri var!”
Bana, artık göç vakti denildi
Kolunda bir turna, geldi ayakları kesikti yerden
Korktum, korkardım ama gülümsüyordu gök
Ne arabesk bir şair bu dedim okuyup son üç dizeyi, birden
Saçıldı bozuk paralar, şekerler ve yağmur
Bir ıhlamur kokusu geriye
Aylardan temmuz
Sıddıka Zeynep Bozkuş
Issızlık bulaşmış gözlerime şafak sökümünde.
Hayalim gündüzden uzun, rüyalarım geceden.
Göbek bağım sırça köşkte, alnımda esrar-ı aşk.
İncili kaftanım devr-i alem, Kaf Dağına türbedarım.
İkimizden birini çıkarınca ne kalır ki elde?
Kuru ekmek boğazımdan nasıl geçer tuzsuz?
Cevapsız suallerle müfredat dışı hayat planım,
Ağu iken nasıl bal tutar sözlerim göllerde?
Yasemin Kapusuz
Her şeyin kolayı var kafam biraz karışık
Her şeyin kolayı var Leyla ölümün bile
Bunu böyle söylemek biraz taşra havası
Gel sana kurban olayım sekiz taksitle
Burçlara inanıyorsun ve insanlara da
Güzelsin ama benim yükselenim İkea
Seni bim poşetiyle asla görmek istemem
Biraz arsız ve mutlu günlerin kıyısında
Evde kalmış kızlar kadar üzgün ve hırçın
Yirmidokuzdoksana kederli bir orkide
Kalbimiz kalpsizlere vakıf malı olmuştur
İkea bu gece bize yatıya gelsene
Hasan Nalçacı
Bütün bir gül donanınca şimşek konmuyor artık bir daha
Ve kopmuyor, ve alçalmıyor, ve devrilmiyor da
Bütün gücüyle yağmur yağıyor mahsus her şey üstüne
Uzanan bir şey gibi şimdi şimdi şimdileşiyor kurcalanan hakikat
Ve sahici bir şey söylüyor, bana ikindiye doğru şehir
Sahici bir şey söylüyor
Çıkagelişi yağmurun hep aynı uzaklıkta iki şey gibi
Kısalıyor aramda mesafe ölüler ceset değildir
Kısalıyor mesafe
Ali Tacar
Bir kızı olmalı insanın
Tadını almak için cennetin
Yarasız kalabilmek için ve
Üstlenmek mi yoksa tüm kırığını camların
Merhem kuşanmadan öylece
Kundağın başında uyuklar sabah
Başı omzunda zamanın
Su vermeli cümlelere
Yeşersin susuşlarımız!
Üç kere değil yılda
Cemre olsun her anımız diye
Cihat Barış
Kuşların kanatlarına asılı
Kırılmaz bir çocukluk
Altından gümüşten tunçtan ...
Gökyüzü yama ister çocuklardan
En çok da
İpi upuzun uçurtmalardan
Nilüfer Zontul Aktaş
Yası bir kenara bırakıp şakayla karışık şarkı söyleyeceği tuttu
Misafir konuşmacının
Konuşması yarıda kesilince detone bir şekilde ayrıldı aramızdan
Gerçekten büyük bir yas ölünün aramızda olması
Büyük bir şans hep birlikte çektirdiğimiz fotoğraf
Şimdi şaka sırası çocuklarında; küçük, büyük, ortanca
Kısa çöpü çeken kazanır diye aklımızda kalmış
Ölünün arkasında asılı duran zarf
İçinde kabarık bir borç defteri
Eşine bıraktığı
Aykağan Yüce
Orta Öğretimde Edebiyat Dersleri
Karabatak Dergisi, Orta Öğretimde Edebiyat Dersleri dosyasına 58. sayıda da devam ediyor. Konunun ehemmiyetine binaen böyle kapsamlı bir dosya hazırlandığı muhakkak. Edebiyat sevgi ve ilgisinin temellerinin atıldığı orta öğretim yıllarının hassasiyetle işlenmesi gerekiyor. Edebiyat dersleri de bunun için büyük bir fırsattır.
Ali Ural’ın Giriş Yazısından
Edebiyat öğretmenleri Türk edebiyatının meçhul ve aşikâr kahramanlarıdır. Aşikâr olmaları için perdeyi sıyırmamız gerekiyor gözlerimizden. Karabatak, ısrarla edebiyat derslerine ve edebiyat öğretmenlerine bakışları çevirmeye çalışıyor bu yüzden. Hayır bir sayı yetmez, “Orta Öğretimde Edebiyat Dersleri” dosyamıza devam ediyoruz, diyor, edebiyatın bir fantazi değil bir varoluş meselesi olduğunun altını çiziyoruz
Dosyadan paylaşımlar yapacağım.
Esra Yapıcıoğlu - Düğümü Gevşetebilmek
“Öğretmenliğimin ilk yıllarında öğrencilerime her dönem okumaları için birkaç kitap ismi verir ancak okuyup okumadıklarını ölçme konusunda sıkıntılar yaşardım. Bazen özet çıkarmalarını bazen kitabın herhangi bir yerine dair rastgele seçtiğim bir soruyu cevaplandırmalarını bazen de hazırladığım çoktan seçmeli ya da açık uçlu sorulara yanıt vermelerini isterdim. Bir kitabı okumanın ve anlamanın onların fikir ve duygu dünyasında ne kerte önemli olduğunu yeterince anlatamamış olsam gerek, okumadıkları hâlde eser özetini araştırarak ya da sınav öncesinde arkadaşlarından dinledikleri bilgilerle bu soruları cevaplayan çok öğrencim olurdu. Şükürler olsun ki çalışmayı sevmeseler de dürüst çocuklardı.”
Samet Kara - Lisede Türk Klasiklerini Nasıl Oku(t)malı?
“Klasiklerin öne çıkan özelliklerinden belki de en önemlisi okur nezdinde görülür. (Nitelikli) Okur, daha okumaya başlamadan bu tür eserlerin “değerli” olduğunun bilincinde olarak ona karşı duygular besler. Aynı değerin verilmesini ve olumlu duyguların beslenmesini de tüm okurlar tarafından arzular. Bu niyet, klasiklerin yazıldığı toplumu şekillendiren, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin eskimeyen, “özel” değil “genel” bir okuyucu kitlesine hitap eden eserler olduğu düşüncesinden kaynaklanır. Bunun da sonucu olarak bu eserlerin ortak bir miras olduğu ve gelecek nesillere ulaştırılmasının ortak bir kültür ve edebiyat vazifesi olduğu düşüncesi kendisini gösterir.”
Ertuğrul Aydın - Edebiyat Öğretiminde Yazılı Olmayan Kurallar
“1990’larda İstanbul ilinde üç ayrı lisede, Cağaloğlu Anadolu, Florya Tevfik Ercan ve Kadırga Teknik ve Anadolu liselerinde kadrolu Türk Dili ve Edebiyatı branşında öğretmen olarak beş yıl kadar görev yapmıştım. Bu görev sürecince okuttuğum, “Türk Dili ve Edebiyatı” derslerinin yanında, “Edebî Metinler”, “Kompozisyon” ve “Hızlı Okuma” derslerinin deneyimlerinden edindiğimiz kadarıyla, müfredat ve yıllık-günlük plân(lar), edebiyat öğretiminin verimliliğini, dolayısıyla ders/branş öğretmenini de sınırlayan/bağlayan kurallar zinciriydi. Bunların dışında, üniversite hazırlık-giriş sınavlarının soru-konu içerikleriyle, lise edebiyat dersleri müfredatının birbirinden fazlaca kopuk olması, branş öğretmeni-ders-öğrenci arasındaki ilgiyi de zayıflatmaktaydı. Görev yaptığımız liselerde bunun somut örneklerine rastladık. Ancak yine de edebiyat bilgisi, okuma alışkanlığı, dil ve kompozisyon bilgilerinin, dersine girdiğimiz sınıf ve öğrencilerinin maksimum yararlanmasına, bu bilgi ve uygulamaların eğitsel kol, anma-kutlama etkinlikleri ve duvar gazetesi çıkarma aracılıyla pekiştirilmesine çalıştık.”
Liselerde Edebiyat Eğitimi Soruşturma
On soruluk soruşturmayı Engin Elman, Vasfettin Oktay Beyazlı, Erme Tekin cevaplamış. Birer örneği buraya alıyorum.
Engin Elman
Hiçbir zaman müfredat öğretmeni olmadım, olamıyorum da. Kendimi bir öğretmen olarak tanımlamak da hoşuma gitmiyor. Sınıfta bir öğrencinin öğrenme anındaki gözlerinde beliren ışıltı, yüzüne sinen mutmainlik duygusu benim en büyük tesellim oluyor. Kendimi okuma açlığıyla didinen bir öğrenci olarak tanımlarım daha çok. Öğrencilerimle ortak okumalar yaparak, kitaplar üzerine mütalaa etkinliklerimiz hem kendimi eğitmek hem de öğrencilerimle başka dünyaları keşfetmek açısından nitelikli bir faaliyet olduğunu söylemeliyim.
Vasfettin Oktay Beyazlı
Edebiyat öğretmenliğini diğer öğretmenliklerden ayrı düşünmek gerekir. Edebiyat veya sanat alanındaki bir öğretmen diğer öğretmenler gibi bilgi yükleyicisi hatta taşıyıcısı değildir, olmamalıdır. Hayatın ve sanatın bizzat vücut bulduğu bu öğretmenler, aynı zamanda sanat memuru olmaktan çıkacak ve bizzat sanatkâr olacaktır. Kısaca edebiyatın ve sanatın memuru olmaz, sanatkârı olur. Edebiyat öğretmeni olmayı arzulayanların bu duyguyu evvela içselleştirmesi gerekir.
Emre Tekin
Edebiyat öğretmenleri genel itibarıyla öğrenci üzerinde etkili olagelmiştir. Bizim bölümlerimiz okulların lokomotifi olmak zorundadır. İnsanın entelektüel birikimini ciddî oranda edindiği yer lise çağlarıdır. Dolayısıyla edebiyat dersleri değiştirici ve dönüştürücü bir güce sahiptir.
Karabatak’ta Poetikalar Geçidi
Son zamanlarda dergiler şiir ve öykü merkezli çıkmaya başladı. Dergilerde düşünce yazıları yok denecek kadar az. Bazı dergilerde, deneme, eleştiri, poetika yazılarına hiç rastlayamıyoruz. Düşünce üretememekten kaynaklanan bir çıkmaz bu. Bir konu hakkında fikir beyan etmektense şiire ve öyküye yönelmek daha rağbet görüyor olmalı. Dergileri düşünce yazıları ayakta tutar. Özgün düşünceler yeni açılımlara zemin hazırlar.
Karabatak Dergisi bu anlamda önemli bir dergi. Her sayı mutlaka düşünce yazılarına yer veriyor. Özellikle poetika yazıları derginin değişmezleri arasında. Bir mektep görevi de gören derginin bu tür yazıları bir müfredat gibi algılanmalı ve dikkatle takip edilmeli.
Bu sayıda dört poetik yazı yer alıyor dergide. Bu yazılardan paylaşımlar yapacağım.
Hasan Akay - Yöntemin Şeytan Üçgeni!
“Şu bir gerçektir: Her yöntem farklı veya zıt maksatlara hizmet için kullanılabilir. Yani yöntemin soyut boyutu ihmal edilmemelidir. Yöntem kadar yönetim de önemlidir. Yöntem kadar önemi haiz başka maddeler de vardır: Teknik, tahsil, tatbik, taktik ve arz; niyet, zihniyet, strateji, siyaset (Yapılar ve sistemler arasında iletişim ve âhenk sağlayan bütüncül yönetim şekli.) ve tarz. Neye baktığın kadar hangi mecrada ve nasıl baktığın, nasıl yansıttığın ve baktığına ne kattığın da mühimdir.”
Mustafa Könecoğlu - Yaralanmanın Poetikasına Dair
“Yaralanmak ontolojik bütünlüğümüzde gedik açtığı için sarsar bizi. Yaralandığımızı fark ettikçe bunu, bizimle aynı hissiyatı paylaştığına inandıklarımıza aktarmak isteriz. Bu aktarım, yaralanmanın verdiği ıstırabı hem yeniden hissettirir ve hem de sağaltır. Sanatın en yoğun insanî deneyimlerden biri olması bu ikili hissediş yönüyledir. İşin içine okurun katılmasıyla hissediş daha da derinleşir ve deneyim üçe çıkmış olur. Dolayısıyla Rilke’nin başta aktarılan sözünü iki doz daha artırmak gerekir: Sanat bir kere görmek ve üç kere yaralanmaktır.”
Ali Ömer Akbulut - Şiir Her Şeyi Kendine Çevirir
“Şiirle kendi izinde sefere çıkan insan, “sonsuz sevgi ve şefkat”in bitimsiz rahmetiyle soluklanmış kelime[si]dir. Kelam’ın oluşta tutan ve oluşu harikulâdelikle bezeyerek göz kamaştıran, insanın varlığına can suyu sunan konuşması şiirdir. Şiirin Kelam’a söyleyişte tutunuşu, tanımlayan ve isimlendiren değil, kendine çeviren ve ton tutuşturup kendine dönüştüren bir bütünleşmedir. Şiir varlıkla insanın uyumu, varlık ahenginin süreksiz söylenmesidir. Şiir, duran ve durduran değil, [kendine] dönen ve dönüştürendir. Örtünenin peçesini açıp sevgiliye gül çehresini göstermesidir. Evrenin kendince oluş ahenginin kalıcı bir ritimle müziğe dönüşmesidir. Şiir varlığın çağrısını her zaman işitir ve hep suskunlukta var olur. Şiirin yolu hep kendisinden öteyedir. Şiir varlığın birliğinin kararlı ve kalıcı ahengidir.”
Şafak Çelik - Türk Şiirinin Modernleşmesi ve Nev Yunanilik
“Batılılaşma -modernleşme- açısından bakıldığında şiirde, sanatta, kültürde gelişmiş olma amacıyla yola çıkan aydın/mütefekkir yazarlarımız çeşitli yollara meyletmişlerdir. Bu çabaları yalnız yüksek sanat yapma gayreti ya da estetik değer oluşturmak olarak görmek çok yerinde bir düşünüş olmayacaktır. Örnek alınan, benimsenmeye çalışılan bu kültür; tarihi, âdetleri hatta dini inanışlarıyla bütün bir kültürü topluma, bir anlamda fark ettirmeden nüfuz ettirilmek istenmiştir.”
‘Medeniyetin kaynağı’ olarak gördüğü düşünce sistemini anlayabilmesi için ortaokul seviyesinden itibaren herkese Yunanca ve Latince öğretimini teklif eder Ataç. Bu noktada Ataç’ın daima öz Türkçeden yana olduğunu, Arapça ve Farsçadan geçen kelimelerin yerine yenilerinin oluşturulması ve kullanılmasını ısrarla talep ettiğini unutmamak gerekir. Bu durum karşısında D. Mehmet Doğan’ın şu tespiti önemlidir. Kelimelerin Doğu’dan gelenlerine asla vize verilmezken, Batı’dan gelenlerine serbest geçiş hakkı tanınmaktadır. Kelimelere açılan savaş, eğer dikkatli bakılırsa, esasında anlama açılan savaştır. Anlam dünyamıza açılan savaştır.
Hekimlikten Yazarlığa Prof. Dr. Mehmet Oğuz Yenidünya ile Söyleşi
Saliha Şahin, Prof. Dr. Mehmet Oğuz ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Hekimlik ve yazarlık üzerine notlar var söyleşinin cümle aralarında. Oğuz, mesleği ile yazarlığı birlikte götüren isimlerden. Mesleği ile ilgili önemli ayrıntılardan bahsederken yazmaya dair düşüncelerini de paylaşıyor. Hassas bir ruhun mesleği ile olan bağını görüyoruz Oğuz’un cümlelerinde. Hekimlerden beklenen bir incelik söyleşide hasta- doktor ilişkileri bölümünde aktarılıyor.
“Benim önemsediğim, kâğıda yazacaklarımın içimden gelenler olmasıdır. Tam olarak edebiyat yaptığımı da söyleyemem. Çünkü orada bir kurgu gerekiyor. Benimkiler hiçbir zaman kurgu olmadılar. Yaşananlardan hareketle yazdım. Edebiyat ile teması duygular sebebi ile olabiliyor.”
“Meselâ yeniden dünyaya gelsek isterim ki hastalıklar ve doktorluk olmasın. Ama illa da olacaksa yine doktor olmak isterim. Yani hastalıklar var olacaksa doktor olmak isterim. Bir insanın ağrısını dindirmek kıymetli bir iştir. Çöpleri toplamak da çok kıymetli bir iştir. Çöpler toplanmasa kent hayatı diye bir şey olmaz.”
“Benim en verimli, en çalışkan geçen günüm bile bir sürü tembellik ve boşa geçirilmiş saatler içeriyor her zaman. Ferideddin Attar der ki kitabında: “Uyu Allah rahatlık versin, eğer uykun geliyorsa.” İnsanın gerçekten güneşi yaratan bir Allah’ın var olduğuna inanması epeyce zor bir iş. O insanın uykusunun gelmesi de bir o kadar zor.“
“Şiir yazmak içimden gelmiyor. Şairlerin haklı bir gururları var. Şair olamayacak kadar kötü, zengin olamayacak kadar iyi bir kalbim olduğunu anladım. Ama şiir okumaya çalışırım. Şiir olarak yazılmış metinlere, düz yazı olarak yazılmış metinlere kıyasla daha çok şans veririm. Tekrar tekrar okunma isteği getirmeyen şiirlerin güzel yazılmadıklarını düşünüyorum.”
Karabatak’tan Öyküler
Özlem Metin – Maydanoz
“İnternetin olduğu bir yer bulup, gazetenin “Gönül Doktoru” bölümüne gelen mektuplara cevap yazacaktım. Daha ciddî bir işim olsa Sevim bu kadar rahat kovamazdı beni evden. Hani bir yerde finans müdürü olsam meselâ, kimse kolumun altına çantamı verip “Akşama kadar gelme,” diye çıkaramazdı belki. Hastalanıp evde yatarken Hatice Hanım, “Bu yine işten mi çıktı Sevim Hanım,” demezdi, koskoca finans müdürü grip olmuşsa kalkıp bir nane limon kaynatırdı.”
“Sabahın o saatinde benim gibi evinden kovulduğunu tahmin ettiğim bir iki gariban daha kafenin kenarlarına konuşlanmıştı. Aralarında hiç takım elbiseli ya da şöyle özenle giyinmiş biri yoktu, gazetesini okuyan yün şapkalı ihtiyar, önünde açık iki üç kitaptan beyaz kâğıda hızla bir şeyler geçiren delikanlı, dalgın dalgın telefonuna bakıp çayını yudumlayan kız. Filmin ana kahramanını bekleyen bir avuç figürandık hepimiz.”
“Telefon, cümlesini tamamlayamadan kapanıverdi. Yüzünün girdiği renklerin güzelliğini tarife âcizim; önce hafif bir sarılık, giderek artan bir pembe ve nihayetinde kırmızı-siyah bir son. Engin Bey’le tanışmamıştık ama bana moral vermek için gönderilmiş ilahî bir hediye olarak kabul etmiştim kendisini, talihimin sırtımı sıvazlamasıydı.”
Rukiye Yeğinol – Kanepedeki Çukur
“Usulca yaklaşıp omuzuna dokunuyorum, korkup yerinden sıçrıyor. Televizyon izliyor, başka ülkelerin gizli bilgilerine sızmaya çalışan ajanların nefes kesen görüntüleri, atletik yapılı kadınlar ve erkekler; onlar değil de Halil kaçıyor, kovalıyor, yumruk atıyor. Elinden gelse ajanları çekip çıkartacak, yerlerine kendisi geçecek. Yine dalmış gitmiş, en sevdiği dizi ekrandayken onunla konuşmak gereksiz bir uğraş.”
“Sokakta kimse yok, kar da yağmıyor. Böyle gecelerin soğuğu başka olur. Ayaz, insanın yüzünü ellerini bıçak gibi keser. Bir köpek gecenin karanlığını yarar gibi havlamaya başladı, durmuyor. Belki Halil geliyor da onun peşine takılmıştır, köşeden çıkmasını bekliyorum. Boşuna gitti, bu saatte kömür bulamamış olabilir, şimdi elleri boş gelince kızacak, bir kavga patlayacak. Ev soğuk, iyice sinirlenecek. Neden gece gece kömürcüye gönderdim, ne kadar insafsızım!”
“Sabah, Halil çıkıp geliyor, elinde fırından yeni çıkmış ekmek. Kanepesine geçip oturuyor, televizyonu açıyor, hâlinden memnun. Niye bir açıklama yapmıyor, hadi kömürden geçtim kendisi nerede kalmış, bütün gece ne yapmış. Bana dönüp “Sobayı yak, içerinin dışarıdan farkı yok,” diyor. Çaydanlığı mutfağa götürdüm. “Kömür alamadın mı,” dedim. Oturduğu yerden bana baktı, “Ha, kömürcü mü, dün pazar akşamı olduğu için erkenden kapatmış gitmiş adam,” dedi. “Sen neredeydin,” dedim. Arkasına yaslandı, omuzları gevşedi, “Kahvede sabahladık arkadaşlarla, oyun oynadık.” Ayaklarını sehpanın üzerine uzattı, çukura biraz daha gömüldü.”
Karabatak’tan Şiirler
yanında koşmak bile güzel sıçradım kanadına
pelerinim yoktu çekebilirdim bulutu sırtıma
pilotu sevgilisi bekliyordu kaybedecek vakti yok
beni kocaman bir boşluk kaybedecek vaktim
cesur bayım ne istersiniz kahve mi çay mı
orınc mı deniyordu ce vitamini almadım çoktandır
derin bir nefes almadım var mı oksijeniniz
kemikli bileğimde roleks dakika şaşmaz
on üç saat elli beş dakika sonra ordayız
orası nereyse orda ahbap sarıl sıkı sıkı kola
A.Ali Ural
Kafayı koltukta taşır gibi inceden
Gelmenin efendisi, gitmenin hamalıydı
Aradıkça gözden kayboluyordu günler
Cebinde taşıyordu akrep ve yelkovanı
Hep çeviriler yapıyordu ölüme Latinceden
Ne kimseden adres soruyordu ne kimse ondan ateş
Onun öleceği daha başından belliydi
Dünyayı tutuşundan, kapıya yakın oturuşundan
Yüzünün beyaza çalan kumaşından belliydi
Bütün çaylar aynı anda soğuyordu buz çağına eş
Hüseyin Akın
afrika
elmas kıta dünyanın ortasında
parlıyor kara kara
gün gelip çaldılar topraktan
ilkin üstünden söküp aldılar
kemiklerini
kaslarını
derilerini
kazıdılar kök bitkilerce
saçlarının altından benliklerini
sonra sonra altından
çalıyorlar kara toprağın
kalay
tangal
tungsten
ve altın
iliklerine kadar
damar damar
çekilip soğuruldu
yeni teknolojilerine
hammadde ve kaynak
çalıyorlar damarlarından
kuru kemiklerini bırakarak
Şafak Çelik
oraya git, gölgeliğe
muskalı boynuna asılmaya boşluğun
dalları eğ önümden geç
sırdaşı ol insanlığın
tırtılı kov yapraklarını ört
ayıp yerlerine toprağın
dünyanın başını eğmeden git
avuçlarında kanayan güneşi
öperek bas yerlere
tanrı dağlarında yalınayak
başında kafkas şapkası
elinde kalan kesik bir coşku
konuşmadan soru sormadan
içimize doğru
üç günlük ömür garanti dercesine
git oraya
son çıkışa
son alt geçide
son yaşamak arzusuna
Adem Yazıcı
kurak ya da kayalık ya da bildiğimiz şu toprakta
yağmurun olmadığı ya da kavruk kırmızı bir esinti
hayatım boyunca şehre kaç ağaç girdi söz veririm
itinayla not edebilirim
her birinin kontrol ettiğini kendi nabzını
hızlı hızlı
yavaş yavaş
su geldiğinde yavaş, hızlı alev geldiğinde
ya iki ayağını bastırması alevin birdenbire
Meryem Kılıç
İçindeki düzensiz göçlerle
kalbinden dünyaya uzattığın dal
her hikâyeye uygun bir son şimdi
her sona uygun bir hikâye gibi
Şiir üzerine yapışıp kalmış bir yıkım emri
Mustafa Köneçoğlu
Herkesin her şeye üşüşen yalnızlığından
Kamu haklarından mahrum bırakılmamış güzelliğine
Bir mısra seç, bir kitap kapağı, yüzüne yakışacak bir filtre
Adını bahşet ve büyü
Öğrenilmiş isyan hareketlerine
Adını bahşet ve büyü hayallere
Hiç kimsenin sahiplenmediği
Mevzuata uygun bir bakış biriktir göz çeperlerinde
Hasan Hüseyin Çağıran
Eleştiri Ve Edebî Eleştiri Üstüne
Aydos Dergisi 27. sayısına ulaştı. Okunan ve beklenen bir dergi Aydos. Yeni isimlerle daha güçlenen bir yapısı var derginin. Yazmaktan ve okumaktan keyif aldığım dergilerden olan Aydos’tan yapacağım ilk paylaşım, Mustafa Özbalcı’ya ait Eleştiri ve Edebî Eleştiri Üstüne isimli yazıdan olacak. Yazıda Özbalcı, genel anlamda eleştiriden bahsediyor. Yanlış algılardan, eleştirinin sınırlarından edebiyat-eleştiri ilişkisinden bahsediyor Özbalcı.
“Eleştiri (tenkit), yalnız edebiyata has bir kavram değildir. Hayatımızın her alanında var olan bir eylem biçimidir. İnsanın günlük hayatında nesneler, olaylar, olgular, davranışlar vs. karşısında “iyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-zararlı vb.” şeklinde ortaya koyduğu kimi zaman olumlu, kimi zaman olumsuz bir tavrını söz ya da yazı ile ifade ederken yaptığı da aslında pratik ve basit bir eleştiri örneğinden başka bir şey değildir. Ancak eleştiri söz konusu olunca akla ilk gelen kavramların başında her türlü edebî hareketin ve sanatın geldiği de bir gerçektir.”
“Yalnız burada eleştirilip hakkında olumlu veya olumsuz bir yargıya varılacak olan edebî eserin tarafsız bir gözle ve çok titiz bir dikkatle okunup incelenmesi gerekir. Eleştiri herkesin yapabileceği kolay bir iş değildir. Bir sanat eserini eleştirmeye soyunan bir eleştirmenin çok iyi hazırlanmış olması, hele söz konusu olan bir edebiyat eseri ise onu çok iyi okuyup anlamış olması şarttır.”
“Bir ülkede eğer yalnız sanat ve edebiyatta değil siyaset başta olmak üzere hemen her alanda yapılan eleştiriler; sosyal hayatın, insan davranışlarının düzelmesine, sanatın ve ilmin gelişip zenginleşmesine hizmet etmiyorsa hiçbir anlam ifade etmez. Eleştiri dağılıp çözülmeye, yozlaşmaya, bozulmaya ve ayrışmaya ortam hazırlamak içim değil bütünleşip kaynaşmaya, huzurlu bir toplum düzeninin kurulmasına, verimli, canlı bir sanat, edebiyat ve siyaset ortamının ortaya çıkması için yapılırsa faydalı olur. Bu da her şeyden önce eleştirmenin (münekkidin) tarafsız ve objektif davranmasını, iyi niyet sahibi olmasını gerektirir.”
İmge İle Dokunmuş Şiir
İmge şiirin omurgasıdır. Şairi özgün yapan en önemli kıstaslardandır imge. Şiirini imge ile kuran şair, kendi sesini de bulmaya başladı demektir. Şadi Oğuzhan, imge ve şiir ilişkisini işliyor yazısında. Şiirlerden örneklerle imge konusunu somutlaştırıyor Oğuzhan çünkü imgenin soyut olan varlığı şiirle buluştuğunda ete kemiğe bürünmektedir.
“Ahmet Haşim,Piyâle (1928) önsözünde, şiirde geçen sözcüklerin bütün karşılığını akıllarına gelen ilk anlamda ve sözlüklerde bulamayıp o şiiri küçümsemeye kalkanlara, şiirini düzyazı gibi anlaşılmak için değil, duyulmak için ortaya koyduğunu söylerken, bir başka coğrafyada Jean Cocteau da, Rimbaud’nun gerçek değeri, sözdizimine yenilik getirmesidir diyor. (2016) Haşim ve Rimbaud, hem tekdüzeleşmiş söylem biçimini kıran hem de sözcüklere ilk akla gelen karşılıklarının ötesinde çağrışımlar yükleyen şairlerdir.”
“Şiir öznesinin damarlarında atan nabız, özünü belirleyen ruh, görüntünün arkasındaki bakış diye çevresinde dolaşabileceğimiz imgenin tanımının ne olduğu, ne olması gerektiği uzun yıllardır tartışılan bir konudur. Bunda, imge’nin tam da kendisinin kolaycacık ele geçirilemeyişinin payı büyüktür elbette. İşin içine duyular ve zihin arasındaki karmaşık ilişkiler ağı girince, onu standart bir ifadeyle, klişelere, tanımlara sığdırmak nerdeyse imkânsız.”
“Memet Fuat, İlhan Berk’in şiiri için, “Şiirin kırk türlü yazılacağını göstermiştir.” der. Mehmet Doğan’a göre, Berk, “Değişmeyi şiirin anayasası yapmıştır.” Turgut Uyar ise, “Şiir olmasaydı İlhan Berk onu icat ederdi.” demekle, onun şiire ne kadar zaman ayırdığı ve emek verdiğini; şiir türüyle birlikte anılır hale geldiğini ifade etmektedir.”
Şehir’in İhyasında Çevre Ve Ekoloji
Şehirlerin ihya olmaya ihtiyacı var, bu kesin. Şehri yaşanır kılmak ve nefes alan şehirler kurmak gibi kulağa ve ruha hoş gelen yollara düşmek gerek. Yoksa, beton yığınları arasında aşan bir çiçeği sadece şiirlerde görmeye devam edeceğiz. Mehmet Mazak, şehri ihya edecek iki kavramı ele almış yazısında; çevre ve ekoloji. Çare; geleneksele dönmek. Eskiden olduğu gibi bir yaşamı tekrar hayatımıza kazandırmak.
“İnsanların toplu olarak yaşadığı, mimari planlama ile cadde, sokak, meydanları, eğitim ve dini alanları olan toplumsal hayatın devam ettirildiği, kamu düzenin disipline ettiği yaşam alanlarına bizler şehir diyoruz. Şehir, doğa ile uyumlu planlanmışsa o şehrin geleceğini ihya ettiğini söyleyebiliriz.
Ekoloji (ya da doğa bilimi), canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimdir. Ekosistemse canlı ve cansız çevrenin tamamıdır. Kelime kökeni Eski Yunanca oikos, “ev, yakın çevre”; logia “bilimi” kelimelerinin birleşiminden gelmektedir. Bütün canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için çevreye ihtiyaç bulunmaktadır.”
“Geleneksel mimari şehir ekolojisinin tarihinde önemli bir yer tutar. Yöresel geleneksel mimari, ekolojinin “en uygun çözümü doğa bulmuştur” kuralına uygun olarak, o bölgenin ekolojik yapısına, bölgede bulunan malzemeye ve iklime göre şekillenir. Halk içinden çıkmış, kendi kendine yetişmiş ve bir önceki kuşağın ustalarına çıraklık yapmış mimarların, yüzyıllar boyunca deneme yanılma yöntemiyle o bölgenin doğal koşullarına uygun bir takım çözümler geliştirmeleri, bu şartların en uygun biçimde değerlendirilmesini sağlamıştır.”
“Osmanlı çevre anlayışı maddî ve manevî kirlilik olmak üzere iki kısma ayırmaktadır. Birincisi, manevî kirlilik; Kamu düzeni ve ahlâkını bozan her türlü davranış ve tutum manevî kirlenme olarak kabul edilmiştir. İkincisi, maddî kirlilik; çevreye ve doğaya zarar veren her şeyi anlayabiliriz.”
Aydos’tan Öyküler
Sevda Deniz – Feride
“Mavi ve kirli beyaz marley döşeli uzun, geniş bir koridordayım. Ayaklarımı sürüyerek, bir yandan da karoları sayarak yürüyorum. Kırk dokuz mavi, otuz sekiz tane de kirli beyaz. Koridorun sonundaki odamızdan ortopedi servisinin çıkışına doksan adım. Üç adımı fazladan attım galiba. Aynı karoya iki kez basmış olmalıyım. Geri dönüp tekrar saymaya niyetleniyorum ama saçmaladığımın farkında olduğumdan vazgeçip vakit kaybetmeden kan tahlili yapılan diğer binaya gidiyorum. Kız kardeşimin kanını, laboratuvara teslim ettikten sonra, odamıza dönmeden, bahçede biraz oturuyorum.”
“Kapı hafif aralık kalmış. Huyum olmadığı hâlde kaçamak bakışlarla ona baktım. Göz göze geldik. Mavi ya da yeşil olan gözleri ıslaktı. Birkaç saniye sürdü bakışmamız. Acı gözlerimizde birleşti, kalbimize oturdu yıllarca taşınmak üzere. Annesiydi galiba beni görünce kalktı. “Adı ne?” diye sordum çekinerek. “Feride” dedi onun da gözleri ıslaktı. ‘Feride’ ne güzel bir isim.”
“Biraz önce de Doktor Kadir Bey bizi taburcu etmeyi düşündüğünü söylemişti. Aylar süren hastane dönemimiz demek bitiyordu. Kırık da olsa bir gülümseme gördüm annemin yüzünde. “Abla saçlarımı tarar mısın?” diye soran kardeşimin de dudaklarında da aynı buruklukta bir gülüş görür gibi oldum. Hastane odamız haftalardır ilk defa acının büyüdüğü yer değil de umudun yeşerdiği çiçekli bir bahçeye dönüştü o sırada.”
Gülay Südâ – Koyu Yeşil
“Haziran sonu. Yapış yapış, yılışık bir sıcak. Mercedes Caddy’nin arka koltuğunda camdan gelecek serinliğe meftun, yolculuğun bitmesini bekliyorlar. Adam, şoför koltuğunun yanındaki koltukta. Kadın; yirmi yedi yıl ellenip kollandığı, ayaklanıp sıraladığı, düşüp kalktığı, gonca olup açtığı, yıkayıp pişirdiği baba evinden ayrılmış yeni evine geliyor. Baygın rayihasıyla hanımelinin geleni gideni uğurladığı, rengârenk güllerle bezeli nezih bir site… Diğerleri daire kapısına kadar gelip içeri girmiyor, onları kapıda bırakıp gidiyorlar. Evlerine alışsın, rahat etsinler istiyorlar. Adam eve girer girmez daha üstünü değiştirmeden koyu yeşilin yumuşacık kollarına bırakıyor kendini, kadın mutfağa yemek hazırlamaya giriyor.”
“Hafta başı demek temizlik demek... Koltukları çek arkasını süpür, sil, halıları fırçala… Şunun rengi bu kadar koyu olmasa… Evdeki bütün tozu tutuyor mübarek, elin üstünde olacak sürekli, süpürüp sileceksin. Hangi akla hizmet aldıysak bu rengi… İçine demir doldurmuşlar mübarek öküz ölüsü gibi kaldırmak şöyle dursun ittirilmiyor bile. Ama Allah var sağlam yapmışlar, ne yayı esnedi ne süngeri inceldi ama işte rengi…”
“İnsanın yaşı ilerledikçe biyografisine yazacağı cümle sayısı azalıyormuş, dedi kadın laptopu kapatırken. Adam yüksek inçli telefonunda maillerini kontrol ediyor, belli belirsiz kafa sallıyor, dinlediğini belli etmek amacıyla da hı hı demeye zorluyordu kendini. Kadın bu sefer kaçamak bakışlar göndermedi odaya. Gönderdiğinde ulaşmadığını yüzlerce, binlerce kez tecrübe etmişti çünkü. Tiz bir çığlık bıraktı odanın tam ortasına. Tişörtünden tuttuğu gibi yaka paça ayırdı adamı koyu yeşilden. Elindeki yüksek inçli telefon bir anda duvarla yüz yüze geldi. Hıçkırıklar yükseldi ardı ardına, debelenmeler, kahretsin/ lanet olsun’lar, sana da Koyu Yeşil’e de’ler…”
Ayşe Saygılar Umur – Dilaver
‘’Muhasebeci! Hey muhasebeci!’’ Sesi duyduğumda yatak odasına taşıdığım en son koliyi açmaya çalışıyordum. Doğru mu duydum diye bir an tereddüt ettim. Koliyi daha rahat açmak için yere oturmuştum. Elimdekileri bırakıp dizlerimin üzerine kalktım ve sesi tekrar duymayı bekledim. Aynı ses bu kez daha yüksek bir tonda ve yankılı bir şekilde geldi. Ayağa kalkıp sesin geldiği yöne pencereye doğru ilerledim. Henüz perdeleri asmadığımız için camlardan dışarısı net görünüyordu, doğal olarak içerisi de. Açık olan pencereden başımı uzatınca yangın merdivenine çıkmış bir adamla göz göze geldim. Dehşete düşmüş gibi korkulu gözlerle bakan bu adam çok acelesi varmış ve hemen söylemesi gerekiyormuş gibi nefes nefese kalmış bir halde elleri kolları ve ayaklarıyla tuhaf hareketler yaparak tekrar seslendi.
…
“Asansörün bir an önce bizim kata çıkmasını sabırsızlıkla bekledim. Kadının anlattıklarını duymayı istemiyordum. Birkaç saniye sonra kadının sesini anlamsız bir tını olarak algılamayı ve anlam olarak duymamayı başarmıştım. ‘’Öyle diyorlar…, böyle duydum…, oymuş…, buymuş…’’ lakırtıları gerçekleri anlatamazdı, bu yüzden hepsini kafamda susturmalıydım ve bunu yaptım.”
“Bir hafta sonu daha böylece geçtikten sonra Dilaver’in yine birkaç gün sesi hiç duyulmadı. Biz artık hafta içi iş günlerinde rahat edeceğimizi umduğumuz için akşamları onu kolaçan etmeyi bırakmıştık. Cuma akşamı olduğunda yine bir hareket bekledik ama yoktu. Sonraki cumartesi ve Pazar geceleri de sesi çıkmadı. Ben ‘’ ne oldu acaba’’derken Nihan, “işi gücü bıraktık deli yolu gözlüyoruz şu hale bak” dedi ve güldü.”
Aydos’tan Şiirler
ben yaptım o çarkı ben döndürdüm
suyuna gittim kalbimin, denizden yüz
çevirdim, nerende gül, defterin dürdüm
eski zaman hayvanının, öyküsüz
dolapta ‘ne şarap gerekir ne arak’
unuttun mu o ışığın iniltisini, sor
ağlayan ahşap kemiklerine bakarak
dilbere, sessizliği niçin kağşıyor
mürekkep akan ırmağın, ‘bir feyz ile
şâd olup’ dönerken değirmenler
kim süveydâ demişti kalbindeki siğile
kavislerin bir kemer olmazsa eğer
o çarkın dalına asılsın resmin
derdin bahçendir ne inilersin
Ercan Yılmaz
kelimeler denizinden geçtim
sessiz kaldım onca kelimenin içinde
o kadar sessiz bıraktın ki beni
ıslanmadan aştım bütün o ummanı
kendimden çok uzaklara gittim
yine de kandım içimdeki benden daha küçük bir benliğe
sağalmak için sığınmaya çalışırken kelimelere
hapsoldum o marazi boşluğa
soldum bir kelime için
her kelime bir yara oldu
her yara bir sessizlik
oysa sadece bir kelime olsaydım
sade bir kelime
bu yüzden sözlükleri karıştırdım sayfa sayfa
bir kelime bulayım
bir kelime beni bulsun diye
Suavi Kemal Yazgıç
İsmail’in tüyden gırtlağı hâlâ meşe kütüğünün üzerinde
Müjde getirse gökten melek, takılmadan trafiğe
Semavî bıçak neden kör olsun; inanç kadar
Ve kader kadar keskinken İbrahim’in ellerinde?
Ilık ılık yanmaya susamışsa çocuğun kuşluğu
İncecik sızıp toprağa -ki ağzı hâlâ toprak kokuşlu
Buharlaşıp bulut olmak çocukların hevesidir elbet.
Koparak gelecektir kudret; kopmasın diye kıyamet
Ulaş Konuk
Bak Türkçe her şeyi söylüyor, hırsından sanki,
ağlıyor güllerin yolunuşuyla çocuklar
o çocuklar çok sonra kimileri koparıyor ölgün
çiçekleri.
Ciğerlerine senin dolarsa bir avuç dolusu
solgun resimleri ölülerin artık nefes almaz
hatırla!
gökkubenin altında
oturmuş hüküm sürdüğünü
kıtalar ve gökler arası, ne gündüz ne akşam sarısı
müphem bir yoldaydık
hatırla!
Ali Tacar
Kırılmış dediler bahçedeki kiraz çiçekli dal
Kulaklarında küpe olamayacak bu yaz
Küçük kız parmaklarını tutuşturdu
Süslendi, bir türkünün boynuna
Ellerinde nazlı bir kına
Sıddıka Zeynep Bozkuş
Sandım!
Sandım ki yoktur ricat bu raylı sistemde
Sandım ki çukur sandım ki ateş ve lağım sandım ki kor
Düşer isem dere kenarından
Hayaller de akıp gider sandım kızılca tenimden kızılcık şerbetlere
Nihayete kavuşurdu belki bu çetrefil fesâne
Sonra
-sanırım sonraydıDüştüm!
Nasıl düşerse insan anne karnından
Nasıl düştüyse Âdem ebedi huzurdan
Nasıl düşerse çocuk gözünden babasının
Bir yağmur bir çiy bir kar tanesi nasıl düşerse arza
Öyle düştüm…
Rıdvan Temiz
Başka bir zaman dilimine geçmek gibi
Kendinin kucağına düşmek
Hiç beklemediğim, kaçtığım kim varsa
Gelip yine buluyor beni.
Otobüsler niçin sürekli
Uzun uzun yolculuklara çıkıyor?
Zeynep Yıldırım
kendimi susuyorum da
sonsuz bir lügatle konuşuyorum
gölgesiyle çoğalıyorum
gecede gördüklerimin
çividen yatağım
başucuma bir sandık konsun
herkes hatırasını kendisi gömsün
en dürüst olanınız örtsün ilk yalanı
Fatma Betül Özbudak
Kara Delikler, Kör Bakışlar
Ay Vakti Dergisi’nin 194. sayısında Necmettin Evci’nin kanayan yaraya neşter kıvamında bir yazısı var. Kara Delikler, Kör Bakışlar, diyor Evci. Çağımızın hastalığı diyebileceğimiz müzmin hale gelmiş bir dertten bahsediliyor yazıda. Bakmak, görmek, görmemek, görmek istememek kavramları birbiriyle yarışıyor. Günümüzün öngörüsü şu; kendine yakın herkese uzak insan tipi. Mümince bir tavır değil elbette bu.
Söz Necmettin Evci’nin.
“Nereden, hangi açıdan bakalım? İster içerik, ister usul-yöntem açısından bakınız, yolumuzu açan, ufkumuzu aydınlatan bir sonuç çıkmıyor. Fransız düşünür Deleuze‘ün ‘Anlamın Mantığı’ adlı hacimli eserinden çıkarılacak en kayda değer tespit belki de konumuzu izah eder gibi olanıdır: “Anlamızlık hem anlamı olmayan şeydir, hem de bu haliyle anlam verilişini sağlayarak anlamın olmayışıyla karşıtlık içine girer.”(1) “Biz yıllarca bakıyoruz bir şey göremedik, sen bir bakışta ne göreceksin?” Olmayan bir şey ısrarlı bakışlarla var olmaz. Bakıp da bir şey göremediğin şeye yıllardır niçin bakıyorsun?”
“Değer ve duyarlıklarımızla görür, anlar, bilgi sahibi oluruz. Fenomenler dünyası ile zihnimiz arasında birbirini sürekli etkileyen yoğun ilişki vardır. Bu ilişkinin işlek olması oranında içimizden dışımıza, dışımızdan içimize anlam ve anlama odaklı atılımlar olur. Sanat ve estetik değer olarak en net tanımını Bergson’da bulduğu şekliyle hayatı bu atılımlarla yaşamak, varlığımıza anlam ve coşku katar. O coşkuyla daha çok bakmak, görmek isteriz.”
“Bir mantığa, ölçüye, değere, diyalektiğe, bir anlayışa sahip değilsek, bakmamız, görmemiz için yeterli olmaz. Görsek de anlamamız, anlamlandırmamız mümkün olmaz. Bu anlamda çoğumuz hayatı fark etmeyişin ilgisiz aralığında bakarkör yaşamıyor muyuz? Onların gözleri vardır görmezler! Summun, bukmun, ummun, fehum lâ yerciun. Ve yine bazılarımız bütün saklamalara, saptırmalara rağmen hakikati, görülmesi gerekenleri görmüyor mu?”
Yesevî Kültürü ve Biz
Mustafa Kara, Yesevî Kültürü ve Biz hakkında yazmış. Yesevi’yi anlamak ümmet coğrafyasını anlamaktır. Sınırları ortadan kaldırıp uçsuz bucaksız coğrafyaların gönlüne dokunmaktır bir Alperen edası ile.
“Tasavvuf kültürünün Anadolu’daki durumuna bakmadan önce dünyaya bakalım ve ilk genellememizi yapalım: Mistisizm dinler arasından akıp gelen bir ruh nehridir. Bu cümle bize şu gerçeği fısıldıyor: Bütün dinlerin mistik bir damarı vardır. Bu damarın oluşumu ise o dinin mukaddes metinlerinde yer alan bazı cümlelerin/tesbitlerin mistik yorumuna çok şey borçludur. Söz konusu yorumlar zamanla karşımıza mistik yollar/tarikatlar olarak çıkacaktır.”
“Yesevî dervişi Ahmed Hazinî’nin, gönül eğitiminin ilkelerini, Yeseviyye’nin esaslarını, âdâb ve erkânını Türkçe ve Farsça anlattığı Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr adlı eseri3 Necmuddin Kübra’nın müridi Necmuddin Dâye’nin Farsça Mirsâdü’l-ibâd adlı eseri bu topraklarda kaleme alınmıştır.4 Nakşbendiliği Türkistan’dan Balkanlara yani Avrupa’ya taşıyan Kütahya/Simav’lı Abdullah İlâhî (ö.1487) yazdığı Türkçe eserlerle ve kurduğu dergâhlarla bu kıtanın gönül dünyasına doğrudan tesir etmiş erenlerdendir. Dolayısıyla Anadolu sahasının gönül fatihleri, bir taraftan söz ve sohbetleriyle bir taraftan hal ve davranışlarıyla bir taraftan da inşa ettikleri kurumlarla mesajlarına süreklilik kazandırmışlardır.”
“Tasavvuf kültürünün bu derece yaygınlaşması ve benimsenmesinin, “çınar”ın dallaerının Kahire, Kırım, Kosova’ya uzanmasının manevî/kültürel sebepleri aranacaksa yukarıda isimleri verilen üç büyük dehadan başlamak üzere aranmalıdır. Onların eserleri sekiz asırdan beri yedi iklim dört köşede okunuyorsa, diğer dünya dillerine çevriliyorsa burada bütün insanlığı ilgilendiren güçlü bir mesajın varlığı söz konusu demektir. Üçlerden sonra yediler, daha sonra da kırklar…”
Göçüyoruz İçimizde Amansız Bir Ağrı ile
Göç etmek, göçmen olmak, yüreğinin yarısını bırakarak yollara düşmek, uzak bir acının ızdarıyla yoğrulmak… Bu çağın en derin yaralarındandır göçmen olmak. Sızısı dinmeyen bir irkilme ya da her gün derinleşen bir yara. Salih Uçak, göçmenlerin gönlünden, gözünden bakıyor dünyaya. Yersiz, yurtsuz bir ezgi gibi.
“İzahı yok zamansız kesilmiş biletlerin...
Dönüşü olmayan istasyonlardan yola çıkmaya hüküm giymiş bir sürgünüm ben. Tenhalığında yaşadığım ölümlü dünyanın kışına rastladım. Üşüyorum, alaycı bakışların soğuk ve tekinsiz aynalarında. Şivesiz ve kimliksiz kaldım “deport” edilince öz yurdumdan. Ne asasına yaslanmış dedemin kırçıl sakalları var ne bohçasına sakladığı öte beriyle sevindiren ninem. Ne şaşaalı vitrinlerin arkasında susan benden haberdarsın ne de bodrum katlarında hüzün saran parmaklarımı ucuz bir kibrite yaktığımı bilirsin...”
“Ne asa vuruldu bahre ve Firavun boğuldu… Ne Garp utandı ne merhamete geldi Şark… Noktasız cümleler kurmak geçiyor içimden… Virgülü olmayan nidası çok cümleler… Fosforlu kalemler, antetli kağıtlar süslüyor düşlerimi. Renk renk paletlerim olsa diyorum, çizsem ülkemi. Haritanın en güzeli yeri doğduğum yerdir. Oraya kocaman bir gül çizsem mesela. Bir bahçe, bir havuz bir güvercin… Kocaman gülüşüyle annemi çizsem…”
Yitirdiğimiz Kendimiz
Necip Asım, geçmişten günümüze batılılaşmanın bizden götürdüğü değerlerimizi anlatmış yazısında. Batılılaşma sürecini etkilenmelerin boyutu ve yönü de ele alınarak yapılmış bu sürüklenişin serzenişi. Günümüzde de yoğun bir şekilde devam eden ve elimizi kolumuzu bağlayan bu kuşatmayı yaşıyoruz maalesef.
“Çocukluk ve gençlik insanın hayatındaki en önemli dönemlerdir. Zira insan çocukluk ve gençlik döneminde kazandığı yetkinlikler sayesinde geleceğini belirler. Sorumluluk duygusunun çok az olması bu dönemlerin çok iyi değerlendirilmesinin önündeki en büyük engeldir. İhtiyaçlarının anne-baba tarafından karşılanması, öğrenim dışında başka bir işle uğraşmama, çocuklar ve gençler için bir fırsat gibi gözükse de hayatta bu dönemleri değerlendirebilenler çok azdır. Türkiye vb. ülkelerde ise bunların yanında çocuklar ve gençlerin önünde başka başka devasa sorunlar yumağı dikilir. Bu da topraklarda gözü olan ülkelerin yeni yetişen nesiller üzerindeki emelleri onları bir türlü rahat bırakmaz.”
“Bu topraklarda yaşanmış onlarca hikâye bize gösteriyor ki çocuklarımız ve gençlerimiz eğitim çağında kimliğini kazanacak maddi-manevi edinimlerden maalesef yoksundur. Geleneğin takip edilmesini isteyenler de, modernleşme-batılılaşma-çağdaşlaşma taraftarları da çocukların ve gençlerin ihtiyaç duydukları eğitimi alabilecekleri bir sistem maalesef kuramamışlardır. Dün kendi müziğini dinlemesine dahi izin verilmezken bugün ise gelişmiş bilgisayarların oyuncağı durumundadırlar. Genç ümit demektir. Bu kuşatma aşılamazsa yarınlar çocuklar ve gençler için daha da zor olacağa benziyor. Çünkü teknolojik bağımlılık giderek artmaktadır. Bu durum bir güvenlik meselesi haline gelmiş durumdadır.”
Harim-i İsmet
Kavrama bile yabancı hale geldik. Duymaya duymaya, yaşamadan, günübirlik telaşlarla savularak harim-i ismetimizin farkında bile değiliz. Etki alanında kalan, her türlü dış etkiye maruz bir yaşamımız oldu. Korunmasız ve savunmasız bir ömrü yaşıyoruz. Şeref Akbaba, harim-i ismet hakkında yazmış.
“Bize emanet edilen, bizden istenen nedir? Niçin emanet edilmiş, neden korumakla mükellefiz? Defaatle cevaplanmış içerikleri barındıran, her zaman hatırlatma ve tekrarında fayda mülahaza edilen bir kavram emanet. Gerek normal süreçlerde, gerekse kaygan zeminlerde kavram olarak zihinler ve yüreklerde oluşan çağrışımları, izdüşümleri, mükellefe faili hatırlatması ile öne çıkmıştır hep.”
“Teorik değil, pratik önlemler için her ferdin üzerine düşen görevler vardır ve herkes kendi bulgularıyla çareler üretmelidir. Sosyal bir varlık olan insanı tekliğe icbar eden sebepleri tespit ederek ortadan kaldırma için gayret gösterilmelidir.
Aile ve diğer değerler harim-i ismetimizdir.”
Ay Vakti’nden Öyküler
Seher Özden Bozkurt
“Dün kabristana gitmeye niyetlenmişti. Oğlunun “beni de bekle baba!” demesine aldırış etmeden çıkmıştı yola. Gitmesine gitmişti kabristana, ama geri döneceği zaman, o sinsi unutkanlık hali kesmişti yolunu. Gözleri kararmış, zihni boşalmış, düşünceleri birbirine girmişti yine. Kafasından, bütün bedenine doğru yayılan külrengi duman, her şeyin üzerini örtmeye başlamıştı. Çok geçmeden Hasan gelmişti nefes nefese. Elini, hızla çarpan göğsü üzerine koymuş, dermanı kaçan dizlerini toprağın üzerine bırakmış dinlenmişti azıcık.”
“Hasan küçük bir çocukken, bir mecliste babasından bahsedildiğinde nasıl da göğsü kabarır, nasıl da yüreği heyecanla, mutlulukla çarpardı. Akşamı zor beklerdi, bütün bu duyduklarını babasına anlatmak için.
Akşamları, baba misafirleriyle eve geldiğinde, Hasan’ı kucağına oturtur, gülümseyerek dinlerdi oğlunun anlattıklarını.”
“Kuşlar karanlığa bata çıka yuvalarına döndü.
Kuşların yorgun kanatlarından bir rüya düştü babanın avuçlarına.”
Ubeydullah Beşir Köroğlu – Hikâyesi Sabahla
“Kapı, hafif bir ses. Ayakkabılar. Ceketi çıkar. Askılar. Düşüncelerimi de asabilsem böylece. Kravat, boğazıma dolanmış. İntihar değil, idam.
Koridor. Uzun bir yol gibi geliyor. Gitme demiyor. Gitme diyemezsin kimi zaman. Gözlerinden okusun, içinden duysun istersin. Fakat gitmek yolun bekleyişidir. Her yol, yolcusuna aşıktır. Gitmek, yolun vuslatıdır. Kimi zaman?”
“Fakat istediği kendi istekleri ile sınırlıydı. Devlet memurluğu sınavları, masa başı işler, sekizbeş mesai, sigorta, hamarat bir gelin… Neyse. Daha sayılamayan, bir hayatı yaşamaya yetecek kadar istek zorluyordu onu. Annesinin sevgisini yitirme korkusu ve başka korkular. İçinde yaylı bir karanlık. Gergin. Bu zaten normal. Değil mi? Ayaklarından başlayarak, boğazına doğru ilerleyen bu karanlık. Boğaza gelince orada takılır; soluğu keser. O yüzden hep sustu. Susmak hayata ve hayatın ona kattığı şeylere karşı verebildiği tek cevaptı. Susmak, konuşmaktı. Her zaman mı?”
“Gülüyor. Gülmek alaya bazen. Sigara elinde. Son nefesini veriyor. ‘Yalnız sigara külü kadar yalnızlık.’ Bardakta kalan çayın dibine vuruyor. Bir türkü tutturuyor kendince. Kendine yetiyor.”
Ay Vakti’nden Şiirler
Yaralı kimsesiz ve üzgün
Yaşamıyor gibi sağda solda
Hıçkırıklarını yuta yuta
Gasp edilmiş varlıklarını
Alıp götürdüklerinde
Kahır içinde kalıyorlar.
Yaralı kimsesiz ve üzgün
Halkların susarak da olsa
Kıyamda dualı bir zamanda
Gönül kapılarından birer birer
Huşu ile huruç edip ya Allah
Zalime dur deme vaktidir.
Nurettin Durman
el bebek gül bebek büyümüyor bu çığlıklar gırtlaklarda
atın üstünde giden mutlak hüzündür terkisinde şâir
hangi kelimeyi kamçılasam tökezler usta aşk çölünde
bak mürekkep yazıyla konuşur yalnız
gerçek şu ki darağacı aşk uçurtması hallâc’a
ırmaklar yağmurlar dalgalar vahdetin sesi
Selami Şimşek
kanımın hangi renk olduğunu hiç sormadılar bana
dilim tutulur sonra, elim kesilir, böyle sorular sorulunca bana
böyle sorular geniş paçalı güvercinler gibi
özgürlük kesilir, özgürce kesilir başımda
bundandır faili meçhul bütün cinayetler
gelir de kalır sorgusuz, sualsiz,
bu garip başıma.
daha geçen bir kez daha öldüm ben,
soğuk ve yakışıksız bir aralık ayında!
Ferhat Öksüz