Bizler sığ bir dünyada yaşıyoruz. Bu sığlığın temel bir özelliği hakikati örten bir mahiyette olmasıdır. Oyalayıcı bir mahiyette olmasıdır. İnsanoğlu kendini insan yapan değerleri hatırladığı ölçüde bu örtüyü kaldırmaya ve hakikate ulaşmaya muktedir olabilir.

Bu plastik çağda şeylerin değeri azalmıştır. Bir askerin savaştan sonra döndüğü köyüne verdiği değerle köyün savaştan önceki değeri ve anlamı üzerinde duralım. İnsanların birtakım yoksunluklar sonucu duygu derinliğine sahip olması üzerinde duralım. Çoğumuz büyük yoksunluklar yaşamadık. Bu yüzden anlam kazanamayan bir dünyadan veya zayıf anlamlarla örülü bir insanlık dünyasından bahsedilebilir. Gelişmiş, zenginleşmiş topluluklar için özellikle geçerli bu. Gerçek bir duygusu, duygu derinliği bulunmayan, mütemadiyen sürüklenen geniş bir insanlık dünyası oluştu. Eski insanların nefis terbiyesi, gerçek zenginlik dedikleri şeyler de buharlaştı. Schopenhauer’in “aptal birinin sersem bilincinde yansıyan tüm görkem ve hazlar, sefil bir hapishanede Don Kişot’u yazan Cervantes’in bilinci karşısında çok yoksuldurlar” derken kastettiği şey... On altı yıl hapiste gökyüzünü görmemiş bir mahkûmun gökyüzünü tekrar görmesi gibi bir hissedişi bizler reddedemeyiz.

Eugene Ionesco’nun ne sınırlı ne de sınırsız bir evren tahayyül edememesine, düşünmeyi reddetmesine, yolun sonunda anlamsızlığa ulaşmasına savaştan önce karşı çıkmayabilirdim. Ama işte savaşın, esaretin ve yoksunluğun sonrasındaki o büyük hissedişi reddedemeyiz. O halde insanlık özgürlüğün hakiki algılanışına, duygunun derinliğine nasıl ulaşacak? Esarete düşmeden ulaşabilecek midir? En derinde veya yolun sonunda ulaşılacak ilke, bir arkhe olan saygıyla nasıl doğru bağları kuracak? Bunu hafife almamak gerekir. Yoksa hepimiz bugünlerde yine bir dünya savaşı tehlikesi olduğunu biliyoruz.

Burada estetlerin eksikliği gibi bir şeyden bahsetmek gerekir. Estet güzel duygusu olan, sanat beğenisi yüksek kimsedir. Köydeki, ağaçtaki, çiçekteki, insandaki değeri görebilmek bir estetin işidir. Aydın Karakimseli'nin Emanet'ini, Sultan Kadem ve Şevket'i, Emin Çobanoğlu ve Necip'i anlayabilecek olanlar estetlerdir. Ancak bu sığ dünyanın estetleri eksiktir.

Bahsettiğimiz “değerleme” kültür alanının çekirdeğini teşkil eder. Buradan hareketle medeniyetin de bir değer üretme işi olduğunu söyleyebiliriz. Yaşadığımız sığlığın nedeni ise köye dönememektir.

Bizim bir saygı davamız olmalıdır. Kutlu sadamız duyulmalıdır. Misalen Ankara’nın nezaket bakımından Avrasya’nın en iyi şehri olması için çalışılmalıdır. Bir şehir fikriyatı, felsefesi oluşturulmalıdır. Akademik terbiye yitimi yaşıyoruz. Siyasi terbiye yitimi yaşıyoruz. Eğitim politikaları sadece okullarla, öğretmenlerle, müfredatla ilgili değildir. Eğitimin en önemli konularından birisi yüksek siyasetçi ve bürokratların gençlere ahlaken örnek olmasıdır.

İnsan ruhunu kemiren türlü hırslarla savrulduk. Çağın buhranlarına karşı elimizde pansuman bezleri ve kolonyalar var. Oysa tarihi değiştirecek şey duruştur. Osman Gazi’nin Edebali’nin evinde Kuran’ı Kerim karşısında sabaha kadar beklemesidir. Şöyle ki, İslam Peygamberi’nin vazettiği şey duruştur. Emin onun sıfatıdır. Şahsiyetini iyi etüt etmek gerekiyor. Sabah evden çıkarken yaptığı duada “saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım” diyor. Medine’de vefat eden bir Yahudi mezarlığa götürülürken saygı maksadıyla ayağa kalkıyor. Orada bulunanlar “ama o bir Yahudi cenazesi” deyince “olsun insan değil mi” diye cevap veriyor. Sonuçta İslam bir değerler manifestosudur. Edep, saygı, îsâr onun düsturlarıdır. Ebu Talha’nı misafir ağırlaması benzeri birçok hadiseyi hatırlamak gerekir. Bugünün sözde İslami kanaat önderlerinin çoğu bu ölçülerden uzaktır. Öyleyse büyük bir temsil krizinin bulunduğunu söylemeliyiz.