Sizi özellikle Instagram ve Twitter üzerinden paylaştığınız fotoğraflardan tanıyoruz. Biraz daha tanımak isteriz. Celalettin Güneş kimdir, nerede doğmuştur, ömrü nerelerde geçmiştir, meşguliyetleri nelerdir, nerede yaşamaktadır…
Öncelikle teşekkür ediyorum söyleşi için, selamla başlayalım söze. 1969’da Maraş’ta doğdum. Fakülteye kadar, çocukluk ve gençlik yıllarım orada geçti. Bursa’da Çalışma Ekonomisi okudum. Bursa hayatımda önemli ve güzel bir zaman kesitine karşılık gelir varlığı ve bana sundukları ile. İstanbul’da yaşıyorum ve bunu bile isteye yapıyorum. İstanbul ancak aşkla sevildiğinde yaşanılabilecek ve kendini açan bir şehir.
Sosyal mecra herkesin toplanma alanı, agorası, meydanı adeta. Uzun bir süre yayında kalan bir web sitem vardı ama kapattım yakın zamanda. Merkezinde fotoğraf paylaşımı olan uygulamalarda da paylaşımlarım var ama en yaygın kullandığım Twitter.
İlk fotoğraf makinesine ne zaman sahip oldunuz? Nasıl başladı bu hikâye?
Görsel algım, çocukluktan beri canlı ve dinamikti. Zihnim, gözlerimin çektiği karelerle dolu eskiye dair. Nerde güzel bir fotoğraf, resim görsem keser saklardım, tekrar tekrar bakmak için.
İlk makinamı kendi paramı kazanmaya başladıktan sonra 25 yaşında aldım. Eski bir filmli Zenıt makine idi. Sonra dijital dönemi başladı. Sonra da mobil dönemi hepimiz canlı yaşıyoruz. Tabi burada küçük bir detay var ki iyi fotoğraf çekmek için gerekli olan son parçadır fotoğraf makinası.
Bu işin köşe taşlarından biri olan Ansel Adams’ın artık klişeleşmiş bir tanımı vardır; “Fotoğraf makinasının en önemli parçası onun 10 cm arkasında durandır.”
Herkesin elinde telefonla fotoğrafçı kesildiği bu çağda söz daha bir anlam kazanıyor.
“Fotoğrafçı acayipliği seçen, onu kovalayan, çerçeveye alan, geliştiren ve adını koyan kişidir.” diyor Susan Sontag. Sizce kimdir fotoğrafçı, nasıl tanımlarsınız onu?
Fotoğrafçı, “görmeyi” başaran kişidir en kısa tabirle. Sonrasında gelir neyin ne kadar ilginç, farklı ve acayip olduğu. Aradaki farkı oluşturan temel ölçü, ne kadar gördüğümüzle ilgilidir. Bu da asıl işi yapanın gönül, akıl ve ruhu birleştirip, deklanşöre basanın olduğu gerçeğini hatırlatır bize. Fotoğraf onu yakalayanın ruhunu, aklını, birikimin gösterir.
Sontag’ın tanımı yaptığı zamanlarda fotoğrafçılık daha komple yürütülen bir işti. Şimdi biraz dallanıp budaklandı tabir yerindeyse. Onlarca farklı konu başlığı ve uzmanlık alanı var fotoğraf ile ilgili.
Daha çok ne tür fotoğraflar çekmeyi seviyorsunuz?
Fotoğrafı hep bir ifade şekli olarak düşündüm ve öyle yaklaştım. Sık kullandığım çok eski iki etiketim var; “fotografidinle”, “hayatidinle”. Bir üçüncüsü de “istanbuludinle”. Yapmak istediğim fiili bunlar özetliyor aslında. Hayatı anlatan, hayattan anlatan, anlatan her kare ilgi alanımda. Bu bazen bir makro ile minicik bir çiçeğin bakmadan geçtiğimiz renkleri olur, bazen sokakta denk geldiğim insan hikayeleri, bazen bir mimari eserin anlattıkları ya da tabiatın gösterdiklerini görmek ve aktarmak.
İlk zamanlardan beri web üzerindeki mecralarda profillerimin altında kullandığım bir tanımlama var bu işe dair.
Profesyonel fotoğrafçı gördüğünü çeker, fotoğraf sanatçısı çektiğini görür.
Ben hep çektiğimi görmeye çalışarak fotoğraf çektim. Beni kısıtlayan, şartları, köşeleri belli olan, “istenen” konularda çalışmak hiç bana göre olmadı. Arşivimdeki yüzbinden fazla fotoğraftan, yüzlerce proje çıkar mutlaka ama proje başlığı ile sınırlanıp çalışmayı sevmiyorum.
Makro çekmeyi ayırmak istiyorum. En severek yaptığım iş makrolar. Göz, vizör ve lensin ucunda netleşen müthiş renkler, detaylar ve bu ince çizgide oluşanı fark etmeyi seviyorum. Çekerken dinlendiğim, mutlu olduğum, huzur bulduğum anlar makro çekimler. Makro lensim ve makinam yanımdaysa, malzeme bulamayacağım alan yoktur. Tabiat şart değil, her türlü detay ve hayata derin bakmak heyecan verici sonuçlar çıkarıyor ortaya.
İstanbul’da özellikle fotoğraf çekmekten keyif aldığınız yerler nereleri?
İstanbul tüm sanat dallarında olduğu gibi fotoğraf açısından da oldukça cömert ve zengin imkanlar sunan bir şehir. Bu şehrin sokaklarından, boğazından, kıyısından köşesinden mutlu ayrılmayacak fotoğrafçı yoktur. Hayat dolu, hatıra dolu, tarih dolu bir doku ve içerik var.
Ama en verimli alan hiç şüphesiz Tarihi Yarımada ve eski İstanbul sınır hattı. İstanbul’u şehir yapan o kimliği çünkü. İnsan bile olsa konu, o tarihi doku içinde başka güzel görünür. Eski hanları, sokakları, yapıları yılın her mevsiminde her ışık altında çekmek ayrı bir ifade yükler kareye. Bir yapının, köşenin, sokağın defalarca fotoğrafını çekmişimdir. Hiçbir kare öncekinin aynı değildir. Fotoğraf ışık demektir en çok ve değişen her ışık, yeni bir anlam yükler mekâna, objeye. Topkapı Sarayına, Ayasofya’ya, Süleymaniye ve çevresine, Balat’a defalarca ve her mevsimde gitmek, mekânı tüketmek değil, yaşamak ve yaşatmak anlamına gelir bende. Her gittiğimde yine yenilikler fark ederek ve hayret ederek çekeceğim fotoğraflar bulurum. Fotoğraf da zaman gibi akar, farklılaşır, değişir.
Yine de özel bir yer belirtmem gerekirse, elbette Salacak. En güzel İstanbul oradan görünendir çünkü.
Sokak fotoğrafçısı diye bir tabir var ve özellikle sosyal medyanın da kuvvetiyle ilgi sahası epey genişliyor. Kimdir sokak fotoğrafçısı?
Çoğu tanımın yeniden yapıldığı, yapılması gerektiği bir çağın şahitleriyiz. Self Portrenin “Selfi” olduğu gibi Sokak Fotoğrafçılığı da bu dönemde yeniden tanımlandı. Sokakta akıp giden hayata kamera doğrultmak, kesitler, hikayeler, yüzler yakalamak elbette heyecan verici ve etkili. Fotoğrafın ilk yıllarında her şey bu kadar göz ününde, el altında ve vitrinde değildi. Fotoğrafçıların sokakta insana kamera doğrultması ilginç ve ayrıcalıklı bir iş olarak beliriyordu. O zamanlar sokağa çıkmış fotoğrafçıları hep şanslı bulurum bu açıdan. Herkes halinden memnun, çeken de çekilen de. Fotoğrafa konu olmanın, insanı “ayrıcalıklı, seçilmiş” hissettirdiği zamanlardı. Bu kolaylığı Anadolu’da kısmen yakaladım ilk zamanlar ve çektiğim portrelerin, sokak fotoğraflarının çoğu da o zamana ait.
Ama artık öyle değil. Telefon ya da kameralarını hunharca sağa sola çeviren binlerce insan görüyoruz artık. Şahsi haklar, izinler, kişisel alanlar, özgürlükler sınırlar devreye girdi. Fotoğraf her yerde çünkü. Sabah işinize giderken, metroda, otobüste, yolda bir fotoğrafın ya da videonun kurbanı olmanız işten bile değil. Çoğu küçük şehirlerin eski sokaklarında bile, pencereden örtüsünü çırpan yaşlı teyze de itiraz ediyor “çekme” diye. Haklı da bu talebinde. Nerde nasıl ve neye konu olacağını kestiremiyor. Artık izin almadan, rızasını görmeden fotoğraf çekmemeye çalışıyorum sokakta. Fotoğrafta temel öge değilse ve belirgin bir şekilde yansımıyorsa çekilebilir ama başka türlüsü çok ahlaki gelmiyor bana.
İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde gerçekleşen değişim ve dönüşümler fotoğrafçıları, özellikle de sokak fotoğrafçılarını nasıl etkiledi?
İstanbul, hayatın hızlı, renkli ve dinamik aktığı bir şehir. Taşradan İstanbul’a göç hikâyeleri eskide kaldı. Bir zamanlar gelenlerin çocukları, torunları burada büyümüş bir birey olarak hayatın içindeler. Fakat hiçbir şehirde olmadığı kadar yabancı yaşıyor İstanbul’da belki. Son yıllarda ivme kazanan göçmenler şehre farklı bir renk katıyor bu açıdan bakıldığında. Şehrin dokusunu değiştiren Anadolu’nun farklı şehirlerinden göç edenlerden çok, dünyanın farklı ülkelerinden gelenler oluşturuyor. Fotoğrafçı açısından zengin bir içerik, farklı bir konu anlamına geliyor bu da. Süleymaniye’nin arka sokaklarından harabeden hallice evlerden kalan insanlar, sadece fotoğrafın değil, sosyolojinin, felsefenin, ekonominin de konusu artık.
İronik olan şu ki her yer birbirine benzemeye başladı. İnternet ve televizyon gibi global aktörler, yerelliği silip süpürüyor. Herkes aynı giyiniyor, aynı müziği dinleyip, benzer dizileri seyredip, tek elden çıkmış formatta yarışmalarla vakit geçiriyor. Yerel değerler kalmışsa şayet, turistik bir unsur olarak, sırtından para kazanıldığı için korunuyor, saklanıyor. Bu durum sadece fotoğraf değil, tüm sanat dalları için bir kısır alan, bir fasit daire, bir kör dövüşüne dönen alışveriş ortamı oluşturuyor.
Eskiden evlerde resim kutuları vardı. Özellikle fotoğraf kutusu denmezdi, resim kutusu denirdi. Anılar, yitip gidenler, acı-tatlı günler, hepsi o kutunun içinden çıkıverirdi. Dijital teknolojiyle birlikte, fotoğraf üzerine düşünme, fotoğrafla vakit geçirme azaldı mı sizce?
Aslında azalmadı, nitelik değiştirdi. Hatta eskisinden daha çok hayatın içinde fotoğraf ve görsel medya. Resim kutularının, albümlerin yerini hafıza kartları aldı artık. Albümleri karıştırıp içlenmek yerine, çektiği fotoğrafları evindeki tv ekranından seyreden, sosyal mecrada paylaşan, saklayan bir nesil var şimdi.
Fakat değişen bir şey var elbette. Bir konu üzerinde derin düşünme, fikretme, hayal etme, tasavvur etme yetenekleri törpülendi insanların. Her şey, hep ve daima o kadar göz önünde, ayan beyan ki “tahayyül” etmeye gerek kalmıyor. Bizim neslin, kitapta, dergide gördüğü bir manzara karşısında dalıp gitmesi gibi bir fiil nerdeyse yok artık. Yüksek çözünürlüklü videolarla o manzaranın onlarca çeşidini hemen açıp izleme imkanı var yeni neslin elindeki telefonla. Fotoğrafın fonksiyonu kaybolmadı bilakis eskisinden daha çok hayatın içinde ama algılama, etkileme şekli değişti bir parça. Eskiden tüm hayatı boyunca çektirmediği kadar fotoğrafı şimdi bir haftada çekiyor insanlar. Yine hatırası, güzelliği ve etkisi var elbette hayatımızda. Bireysellik ve yalnızlaşma, küçülen aile yapısı, insanların toprağa dayalı hayattan, hizmet sektörüne kayması ve dağılan tesbih taneleri gibi dört bir yana savrulmuş aileler, hayat hikayelerini de etkiledi. Figüranı az filmler gibi az kişili fotoğraflarımız var artık. Hayatın yalnızlığı fotoğrafa da yansıdı.
Metin Eloğlu’nun “Hazır Kasabaya İnmişken Bir De Resim Çektirelim Dedik” adlı bir şiiri var. “Karnınız tokmuş, sırtınız pekmiş gibi / şöyle güler yüzle bir resminizi çekelim / torunlarınıza yadigâr kalsın / gülün yahu, adamı sinirlendirmeyin!” dizeleriyle yükselip, “kusura bakmayın resimci bey / gülmesini bilmiyoruz ki…” diye bitiyor. Şimdi burada iki konu var. 86 doğumlu biri olarak resimci merasimini ilkokul çağımda biraz olsun yaşadım. Utana sıkıla poz veriyorduk. Sonra da o fotoğraflara pek bakmak istemiyorduk. Zorla olmuyor neticede… Sizin var mı “resimci” anılarınız? Eskiden fotoğraf çektirmek çok özel bir işti. Ne hikmetse gazetecilikle birlikte bu meslek de epey kuvvet kaybetti. Siz ne dersiniz?
Haklısınız. Çok uzun zaman, fotoğraf çektirmek törensel bir işti. Hazırlanılır, çeki düzen verilir üste başa, etraftakilerin fikri alınır “nasıl görünüyorum?” diye. İnsan kendini teslim ettiği doktorun karşısında nasıl uyumlu ve itaatkârsa, “fotoğrafçı” karşısında da durum benzerdi. Dediği her şey emir telakki edilir, nasıl durulması gerektiğini söylüyorsa öyle olmaya çalışılırdı. İşi bilen oydu çünkü ve herkes güzel “çıkmak” istiyordu karede.
İlk başladığım zamanlarda bu tarz hikayeleri sık yaşadım. Her şey henüz bu kadar el altında ve hızlı tüketilmiyordu. Elinde kallavi bir makinası, acayip lensleri olan birine poz veriyor olmak, hala ciddiye alınan bir durumdu. Gezdiğim küçük şehirlerde, köylerde fotoğrafını çekmek istediğimde, insanların mutlu olduğunu fark ettiğim zamanlardı. Fotoğraf makinesi sihrini koruyordu hala.
Muhammed Esed’in nefis yol hikayeleri anlattığı kitabı “Mekkeye Giden Yol” da bir gazeteci olarak fotoğraf makinasının insanlar üzerindeki efsunlu tesirini anlattığı hatıraları çok nefistir. Yine ülkemizin de en eski ve güzel fotoğraflarını çeken kadın fotoğrafçı ve casus Gertrut Bell’de fotoğraf makinasını etkili bir ikna aracı olarak kullanmış gittiği yerlerde.
Yaz-kış fark etmeksizin insanın gönlünü genişleten fotoğraflar çekiyorsunuz. Bendeniz bilhassa yol fotoğraflarına çok ilgi duyduğumdan, hassasiyetle takip ediyorum sizi. Şunu merak ediyorum: insanların metinlere olan ilgileri ve sabırları giderek azalıyor, sadece görselle yetinebiliyorlar nasıl oluyorsa. Siz, çektiğiniz fotoğrafları sadece fotoğrafla bırakmıyor, kıyısına köşesine muhakkak düşüncenizi, belki o anki hislerinizi de yazıyorsunuz. Şahsen bunu çok lezzetli buluyorum. Sizin bunu yaparkenki düşünceniz nedir? “Bakıp geçmeyin kardeşim, biraz düşünmeye zorlayın kendinizi” mi?
Yıllar önce bir fotoğraf sitesinde fotoğraflarımı paylaşmaya başladığımda “Fotoğrafı Dinle” adıyla albüm açmıştım. Yukarda belirttiğim etiket de o albümden hareketle oluştu zaten. Her fotoğraf bir şey anlatır mutlaka ama bazıları daha çok hikâye gizler. Her ne kadar kitaba dönüştürmesem de yazmayı seven, ciddiye alan biriyim. Fotoğrafları paylaşırken, o an bende uyandırdığı hisleri, çağrışımları, düşünceleri ekleyip paylaşmak, insanlara o fotoğrafın ne anlattığını söylemekten öte, bende ne uyandırdığını söylemektir aslında. Herkes farklı görür, duyar, algılar. Benim, çekmiş olmama rağmen, fark edemediğim detaylar, seyreden başka birinde farklı elbiseler giyebilir, farklı arz-ı endam edebilir pekâlâ. Belirttiğiniz gibi, düşünmeye ve biraz daha derin bakmaya, fark etmeye davet etmek de var elbette yazılan cümlelerin amacı olarak.
“İnsanların metinlere olan ilgileri ve sabırları giderek azalıyor, sadece görselle yetinebiliyorlar nasıl oluyorsa.”. Bu tespit yerinde ve haklı. Göz ve kulak, seyretmek ve dinlemek daha kolay geliyor insanlara. Emek gerektirmiyor ve konforlu. Ama benim ulaşmaya çalıştığım insanlar, güzelliğe ulaşmak için, konfor alanından çıkmayı göze alan insanlardır. Paylaşımlarımın geniş kitlelere ulaşması beni memnun eder ama geniş kitlelere ulaşmak adına ilke ve paylaşım niteliklerimden taviz veremem. Zaman zaman tekrar ettiğim gibi, derdim güzellikleri ve anlamlı olanları çoğaltmak, ulaştığım insanlarda farkındalık oluşturmak. Bu kaygıyı taşıyanlarla işim. “Gönderdiğin fotoğraflar daha okunaklı olsun.”. Epey eski bir paylaşımda yazmıştım bu cümleyi. Fotoğrafın bunca çoğaldığı zamanda okunaklı olması, bir şeyler anlatması, hatırlatması, alıp götürmesi gerek ki fotoğraf diyebilelim ona.
Kıymetli vaktinizden fakire de lutfettiğiniz için teşekkür ederim. Afiyet ve sıhhat dilerim.
İyi cevaptan daha kıymetlisi, iyi sorudur muhakkak. Kitaplarını, şiirlerini, kalemini severek takip ettiğim birinin soruları benim için ayrıca kıymetlidir. Asıl ben teşekkür ederim güzel sorularınızdan dolayı.