Söyleşi

Serkan Duman: "Doğal mimari tekniğinin sahibi biziz, unuttuğumuzu hatırlamamız gerekiyor"

Türkiye’de ‘Serkan Duman style’ denilince ilk akla gelen; toprak/kerpiç mimarisi diyebileceğimiz bir yerli üslup var artık. Sizin burnunuza ilk toprak kokusu nerden geldi? Nasıl gelişti, serüveninizden biraz bahseder misiniz?

Benim mimarlık eğitimim ve okul dışı çalışmalarım biraz yoğun ve fazla oldu. Mimarlığı da çok sevdiğim için hemen her alanda; büyük konsept projeler, 3D çalışmalar, animasyon çekimleri, high tech bina tasarımları yaptım. Ama bu durum beni tatmin etmedi daha çok manipülatif gelmeye başladı. O dönem inşaat piyasasının tavan yaptığı bir sürece girince içinde ejderhaların uçtuğu, ofislerde resimlerin, gerçek olmayan tasarımların yükseldiği bir dönemdi. Bu durumun eksikliği ve yapaylığı beni kerpiç işine yönlendirdi. İnsanın çamura dokunması bile bir anlamda binaya dokunmak, hakikate dokunmak gibi geldi bana. Üzerinde bastığın topraktan bir şey inşa ediyor olmak ve işin ekolojik tarafı da var tabi. Bir zaman gelse ve enerji kaynakları tükense ve deseler ki; “sen mimar olarak bize bir ev yap da oturalım”, eskiden olsa “çizebilirim ama inşa edemem” derdim. Türkiye’deki çoğu mimar da böyle söyleyecektir. Ama şimdi etraftaki malzemelerden bunu yapabilirim artık.

Takriben hangi yıllarda bu işe yoğunlaştınız?

Okul yıllarında henüz bitirmeden 2006 gibi çalışmaya başladım, kerpiç işine 2013 yılında yöneldim. Bir de o dönemde kitabımın alt yapı çalışmaları vardı; işin teorik boyutuna epeyce kafa yoruyor olmak da doğal malzeme konusunda beni istekli hale getirdi.

Dikey mimarinin alıp başını gittiği çağımızda; sadece yatay mimariye imkân veren kerpiç yapılaşmanın uygulama sahasının imkânlarını nasıl değerlendirirsiniz? Kentlerde böyle bir planlama yapılabilir mi?

Günümüz inşai ve şehircilik kodlarının aşılması ve farklı bir sistem üretilebilmesi ancak halkın sürece bilfiil katılması ve talepkâr olması ile mümkün olabilir. Zaten eğer bu da olmazsa mevcut sistemin değiştirilmesi imkânsız gibi geliyor bana. Dünyanın üçüncü sırada beton kullanan ülkesi olarak çok da uçmadan yine de mümkün olduğunu düşünüyorum. Doğal malzemeyle alçak kat yüksekliğindeki binalar sayesinde şehir kendiliğinden doğru bir şekilde planlanmış olur. Kendi içinde çok yönlü bir durum bu; sadece mimari açıdan değil tek bir müteahhit binlerce ev yapacağına birçok müteaahit, mimar, zanaatkar, usta, çırak bundan ekmek yer.

Salt mimari açıdan değil, aynı zamanda medeniyet denilen şeyi tesis edebilmeye imkân sağlayan bir durum bu.

20 yüzyıla damgasını vuran beton ve çelikten sonra toprağın modern zamanlardaki mülteci ruhu karşılık buluyor mu? Kitlelere ulaşması ve yaygınlaşması için nasıl bir argümanınız var?

Bizim ülkelerde karşılık bulmasa bile dünyada buluyor. Özellikle batılı ülkelerde muadili olunca bizde hemen bir takibi oluyor. Böyle bir medeniyetin parçası olarak ben bunu kendimize yakıştıramıyorum; ben öncü olmak isterim. Mimar olarak öncü olmak isterseniz size öncü olacak işverene ihtiyacınız var.

Aslında mimari süreç şöyle işliyor: Diyelim ki yeni bir öneriniz var, bununla alakalı kendinizi bir 3-5 yıl yetiştirmeniz gerekiyor, daha sonra insanlara bunu anlatmanız gerekiyor. Sonra bunu kabul edecek işveren bulmalısınız. Sonra belediyeden, devlet makamlarından projenizi geçirmeniz gerekiyor. En sonunda projenizi de iyi inşa ederseniz, işte benim eserim diyebilirsiniz. Ama örneğin bir ressamsanız bir gece ilham gelir, oturup onu resmedersiniz ve biter. Mimari uzun soluklu ve kaliteli işlerin vücuda gelebilmesi için de her anlamda kaliteye ihtiyaç duyulan bir süreç. Tek bir insanın Don Kişot’luk yaparak sonuç alması çok zor, başka insanlara da ihtiyacınız var.

"Bu tekniğin sahibi biziz. Unuttuğumuzu hatırlamamız gerekiyor.” diyorsunuz. Tarihte geriye doğru iz sürdüğümüzde, yerel kodları kaybettiğimiz yer sizce neresi?

Bu birçok alanı kapsayan, bize ait bütün sanat dallarında ve zanaatta, ilim ve edebiyatta geçerlidir, onlardan nerede koptuysa mimaride de orada kopmuştur, tukaka edilmiştir. Bizde; “eğer yaptığımız herhangi bir şey Batı’da yoksa o kötüdür” gibi bir anlayış var. Özellikle Osmanlı’nın son döneminde aydın kesimin Avrupa’ya gidip döndüğünde mevcut yapı stoğunu aşağılaması, eserlerimizdeki güzelliği görememeleri, yapılardaki emektar gayrimüslim zanaatkârların gitmiş olması (çünkü tarihte Müslümanlar asker, gayrimüslimler daha çok tüccar ve yapıcı oluyorlardı) çok etkili olmuştur.

Akademide aldığınız mimarlık eğitimi ve akabindeki pratik sahanızı karşılaştırmanız gerekirse aradaki bariz farklar nelerdir?

Bugün okuldan mezun olan kişi sadece çizgi çeken, görüntü üreten ona da tam anlamıyla vakıf olmayan biri olarak çıkıyor. Dolayısıyla bir şey inşa edemeyen, “ben projeyi çizer veririm, başkaları yapar” mantığıyla sahipsiz yapı üreten, yapısını sahiplenmeyen bir modda insan yetişiyor. Elimize testere almadan, çivi çakmadan, ağır yükümlülüklerin olduğu okul hayatından ben kendi adıma kurtulmaya çalışıyorum.

Tercih ettiğiniz üslup daha çok Selçuklu mimarisine göz kırpıyor gibi. Bugün genetik mirasımızı harç yaparak yeni bir mimari anlayışı geliştirmek mümkün mü?

Selçuklu mimarisi diyince gözümüzün önüne sivil mimariden ziyade; ulu camilerin, kervansarayların, medreselerin olduğu kolektif bir mimari anlayışı geliyor. Dolayısıyla birçok alanda imkân oldukça çeşitli eser üretmeye çalışırken aslında benim amacım; geleneksel tipte binalar üretmek değil geleneksel yöntemleri kullanarak bu çağa uygun bina üretmek. Peki; “neden bu çağa uygun?” derseniz; giderek kaynakların tüketildiği bir dünyada, doğal malzemeyle doğaya saygılı uygun bir mimari örnek olduğu için. İçinde yaşadığımız çağa uygun olmak; uzay mekiği gibi yapılardan ziyade içinde yaşadığımız dünyanın ihtiyacı; doğal şekillerde üretilen yapılar yapmak. Özellikle Ay’a adım attıktan sonra insanoğlunda, “yaşadığımız yerleri değiştirmeliyiz” gibi bir inanç oluştu. Fütüristik, plugging tarzda uçan kaçan yapılar, Starwars’taki yapıları taklit etmeler hasılı; bir binanın şeklini garip yaptığınızda o çok teknolojik oluyor, anlamına gelmiyor. Bir filmde izlediğiniz bir yapıya gönderme yapıyor siz de bilinçaltınızda onun ne kadar fütüristik olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa bugün doğal malzemeden bir yapı üretmek çok daha fütüristik, çünkü yapması çok zor. O kadar çok bürokratik mukavemetle karşılaşıyorsunuz ki, projeyi geçirebilmeniz için kırk takla atmanız gerekiyor. Çünkü maalesef yönetmelikler; kerpicin sadece köyde yapımına imkan verecek şekilde planlanmış ki çok iyi bir iş de olsa önce Batı’da yapılmış bir örneğini bulmak ve göstermek zorunda kalıyorsunuz.

Toprak malzemenin geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik açısından avantajları nelerdir?

Herşey ve herkes topraktan geliyor zaten bunun doğallığını sorgulamaya gerek yok.

Aşık Veysel’in dediği gibi:

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır.

Fakat şu da var ki insanlar bu konuya yabancı oldukları için her yapıyı toprak zannedebilirler. Bazen toprağa katılan çimento onu, betonlaştırabilir. Benim de hedefim bunu tamamen doğal yollarla çözmek ve sürdürülebilir olması. Bizim geleneğimizde bir yapı, bir ömürlüktür. Bir kişi o evde yaşar, eğer ev tadilat da geçirmezse sahibiyle birlikte toprağa karışır giderdi. Bugün bütünlüklü bir yapı stoğumuzun olmayışı da bundandır; koruyamamanın yanı sıra; işin içinde bir geçicilik meselesi de vardır. Her ne kadar kafalar rasyonalize oldukça, akademikleştikçe; “bu bir dogma mı acaba” diye sorgulanarak “herkes söylüyorsa bu yanlıştır” gibi bir dekonstrüktif bir anlayış ortaya çıkmış olsa da bu, bizim geleneğimizin hususiyetidir.

Size göre inancımızdaki ‘mesken, hane, mescid’ kavramlarının, modern zamanlarda bir karşılığı var mıdır? Ailelerdeki kırılım ve ayrışma mimariyi nasıl etkiledi?

Mekân dediğimiz şey; sonsuz mekandan alıp kopardığınız bir mefhum mu yoksa tasarladığınız mekanla o sonsuz mekanın devamlılığını mı sağlıyorsunuz, bu nüans çok mühimdir. Şöyle bir örnek verecek olursak; diyelim ki bir alanı dört duvarla çevrelediniz. Dışardaki sonsuzluğun hepsi, bu dört duvarın içinde de devam edebilir. Diyelim ki dışarda oturup 50 kişilik bir grupla sohbet edecektiniz, bu eylemi o dört duvarın içinde gerçekleştirebilirsiniz. Ama siz buraya tutup bir sahne ve 25 sandalye koyup adına konferans salonu dediğinizde, o mekan sadece 25 kişinin varlık gösterdiği bir yer haline dönüşüyor.

Aile yapılanmaları üzerinde mimariden çok kapitalizm özelinde sistemin söz hakkı geçerli oluyor. Kapitalizm dünyayı esir aldığından beri nasıl ki insanlar kırsaldan kopup şehre geldiler, bütün hayatlarını sisteme entegre edip haftanın altı günü çalışıp tek bir gününde dahi irade gösteremezken; oturup “nasıl yerlerde yaşayalım, mimarisi nasıl olsun” diye düşünme ehliyetleri de yok. Dert edinilen şeyler, reklamlarda dedikleri gibi: “Evim metroya yakın mı; girip çıkmam kolay mı; satarken para eder mi” gibi kaygılar oluyor. Ailevi kaygılara kapitalizmde yer yok. Dolayısıyla benim önerim; bizim kültürümüz ve dini yaşantımıza da uygun olarak aynı zamanda sisteme de karşı çıkan bir şey; bu açıdan da önemsiyorum.

“Kentsel dönüşüm” kavramına bakış açınız nedir? Sizce kentler neye dönüşüyor, batıyor muyuz; çıkıyor muyuz?

Hayat dönüştüğü için kentler de tabiatıyla dönüşüyor. Ama bu yerine göre değişiyor; Türkiye’deki dönüşüm daha çok depremsellikle alakalı iken İstanbul’daki daha çok rantla alakalı olabiliyor. Aynı parselde tek bir bir gecekondu için planlanmış problemli bir sokakta üretilen apartmanlar açısından problemleri çözmek için bir kentsel dönüşüm ihtiyacı vardır. Ama bu kentin içinde nev i şahsına münhasır olarak yürütülmesi gereken bir süreçtir.

Sanat ve zanaat ayrımında mimarlık nerede durmalı, neye/nasıl evrilmeli?

Günümüzdeki sanat anlayışı bana daha çok kapitalizmle ilişkili, son derece popülist, son derece sürreel geliyor. Çünkü ben artık meselenin daha çok hakikat ve ekmek boyutundayım.

Havada uçuşan görüntüler, manipülatif şeylerden ziyade, ayakları yere basan, yüzüne bakabildiğim gerçeklerle uğraşmak isteğindeyim. Onun için bence mimari; eğer sanat ve zanaat arasında bir fark varsa (ki bu fark modern zamanlarda, sonradan oluşmuş bir farktır) bir usta, bir marangoz nerede duruyorsa o tarafa yakın durmalı. Aslında herkes aradaki kopukluğun farkında ama kimse bulunduğu konfor alanından çıkmak istemiyor.

Geçmişte ya da bugün hayran olduğunuz/kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz duayen mimar/sanatçılar kimlerdir?

Öğrencilik döneminde Zaha Hadid, Frank Gary, Philip Johnson, Norman Foster vs eserlerini bilmediğim, araştırmadığım modern mimar yok gibiydi. Ancak bir yerden sonra bunların çok da anlamlı bir dönüşü olmadığını görünce ilgimi kaybettim. Ancak örneğin; Mısır’lı Hasan Fethi sadece kerpiç malzeme kullanımı açısından değil aynı zamanda sadece ihtiyaç sahipleri için ev üretme mantığıyla yola çıkmış biri olarak önemlidir. Talihsizliği; ekolojik meselelerin o dönemde önemsenmiyor oluşudur. Yerel açıdan Turgut Cansever’in felsefesini ve yaşantısındaki sürekliliğini çok önemsiyorum. Hayatı, mimarisi sürekli değişiyor; baştan başlayarak sona doğru gittiğinizde hem düşünsel hem de mimari açıdan onun hayat çizgisi ve aktivistliği sizi heyecanlandırıyor. Nail Çakırhan’ın yaptıkları; mevcut bölgedeki değişim ve hayatlara dokunuş biçimi çok önemlidir.

Hangi meslekte olursanız olun; çıkardığınız ürünün yanı sıra asıl mesele; o mesleğin icra ediliş biçimidir. Bir binaya bakıp: “Vay be, ne kadar güzel yapılmış!”tan ziyade ben o hayatın diğer hayatlara dokunma biçimine bakıyorum.

Yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz ya da hal-i hazırda üzerinde çalıştığınız bir projeniz var mı?

Hindistan’a özellikle kemer, kubbe ve tonoz yapımını yerinde öğrenmek için gittiğimde oradan dönüşte bana tevdi edilen “zanaatkarlar için külliye” için yaptığım proje ilk defa bana kendimi özgür hissettirdi. Aldığımız mimari eğitimden ilk defa kendimi soyutladığımı farkettim.  Nasıl ki kerpiç kötü bir şey olarak görüldü ve yapılmadı ise kültürümüzde “yere oturmak” da benzer bir algıya sebebiyet veriyor. İstanbul’da şehir merkezi için düşündüğümüz; “hem yere hem mindere hem de taburelere oturulabilen bir kahvehane” tasarımı, bir doğa oteli için yaptığımız junior suit oda projesi beni çok heyecanlandırmıştı. Ancak önce ülkemizdeki yönetmeliklerin, bürokratik sürecin düzelmesi lazım. Örneğin bir ilçede 3 katlık oturum izni almış bir adamın tek katlı bir evde oturmak istemesi gayet makul bir teklifken önüne çıkarılan engeller, gökdelen yaparken çıkmıyor. Esasen şehir dönüşecekse bu şekilde dönüşür; bu yönde talepkâr olanların desteklenmesi lazım. Betonu aşabilmek için elimden geleni yapıyorum, devlet kapılarının da kapı/duvar olmaktan çıkması gerekiyor.

Tasarımcı adaylarının doğru yerden başlayabilmeleri, esinlenip ilham alabilmeleri adına kesinlikle görmeleri gereken dünyadaki 5 eser sizce nedir?

Örneğin; Fas’ın güneyinde, Marakeş dolaylarında topraktan üretilmiş şehirler vardır. Ay ışığının altında, o sokakların içinde yürürken hissettiğim huzuru ve tadı hiçbir yerde hissetmedim. Üç, iki ya da tek katlı evlerden oluşan sokaklarda, sokak nerede başlıyor, ev nerede sonlanıyor ayırt edemiyorsunuz; gittikçe daralan sokakların sonunda kendimizi bir evde bulduk ve nihayet o evin terasına çıkınca bütün şehir ayaklarımızın altındaydı. Bu sanat için yapılmış bir şey değil ancak aslında orada büyük bir sanat var. Bu anlamda benim için: “şu çok önemlidir, çok kıymetlidir” dediğim tek başına bir yapı yok.

Mesleğinizi icra etmek isteyen genç mimarlara bu yolda özellikle neyi önerirsiniz?

Biz her şeyde olduğu gibi mimarlığı da ikiye bölmüşüz: Bir gerçekler; reel dünya işleyişi var; bir de işin teorik boyutu var. Bu iki taraf birbirlerine nüfuz edemiyor. İki kanatlı kuş mantığıyla; bir geleneksel mimari dediğimiz, öykündüğümüz taraf var, bir de günlük hayatta uygulanan normlar var. Ben iki tarafı buluşturmak isteyince problemler yaşıyorum. “Medeniyet” lafız olarak kalmamalı, bu anlamda özgürleşmeye ihtiyacımız var.

Öncelikle kişinin kendini doğru tahlil edip ne yapmak istediğine karar vermesi lazım. Meseleyi kendimizde aramalıyız, o zaman yürünecek yol ortaya çıkar. Şu anda verilen mimarlık eğitimi yeterli değil. Hiçbir şey yapamıyorsak, bir şantiyede işçi gibi çalışabiliriz. Dünyayı dolaşma imkânımız varsa gezebiliriz. İnsanlara faydalı olmak tek bir yöntemle olmaz farklı platformlara katılıp oralarda akla gelen fikirleri mimari anlamda değerlendirebiliriz. Ben bu işi öğrenmek için dünyanın farklı yerlerine gidip amele olarak çalıştım, hatta üstüne de para verdim. Biz bu vatanı sevdiğimiz için burada direniyoruz; hepimiz geleneksel mimari için kaygılanıyoruz ancak üreten çok az. Üretenlerin önünün açılması ancak kolektif bir çabayla olacaktır.

Röportaj: Hacer Yeğin

Makas dergisi, Haziran-Temmuz 2019, sayı 8.