“Yaa, Thor’la Malkoçoğlu’nu nasıl karşılaştıracaksın çok merak ediyorum dayı! Şimdi
sendeki bu hâl, medeni cesaret mi yoksa anneannem çayına kafanı güzelleştiren bir şeyler mi
kattı, bilemedim valla!”
“Koçum, sen o zarif beynini bunlarla yorma, bizim medeni cesaretimiz de kafamız da her
daim güzel ve yerinde merak etme. Gelelim Thor, Hulk, Spiderman, Batman, Superman,
Ironman… İşte sonu gelmeyen Man’lar, sözde kahraman adamlar!”
Günümüzün teknolojik desteğiyle gerçekliği arttırılmış sahte kahramanlarına karşı tarihte
yaşamış ve akıl almayacak kahramanlıklara imza atmış gerçek kahramanları. Mitoloji ve
hayal gücünün tanrılık atfettiği ve kendince adalet sağlayan kahramanları; çizgi romanlardan
filmlere, kıyafetlerden posterlere hayatımızın her alanında karşımıza çıkmakta. Bu hayalî
kahramanların etrafımızı sardığı çağımızda hiçbir şeye tamah etmeyişleri, cesaretleri,
adaletleriyle Hz. Ali’den Mıllış Nuri’ye, Şerife Bacı’dan Nesibe’ye, yangında komşularını
kurtaran Hüsamettin Bey’den denizler hâkimi Mustafa Kaptan’a tarihte efsaneleşmiş gerçek
kahramanların yanı sıra günümüzde de mahallemizde hatta evimizde yaşayan kahramanların
hikâyeleri Süper Değil Gerçek Kahramanlar’da
Hayallerimizle ve böceklerimizle yolda futbol oynadığımız bir gündü. Uzaktan siyah lüks bir
araba göründü. Üç çift meraklı göz, topu bırakıp arabayı izlemeye koyuldu. Camları film
kaplı olduğundan içi görünmüyordu. Adil, “Oolum bu ağabayı tek gözü kapalı bir koğsan
kullanıyooduğ,” derken arkasına dönüp gizlice defterine bir şeyler karaladı. Henüz büyüteci
kullanacağı bir iş çıkmasa da dedektifçilik oyununa ilk defa malzeme bulduğu için
heyecanlıydı. Durmuş, “Yok yanağında yara izi, kolunda da ejderha dövmesi vardır,” diyerek
alay etti. “Çok garip yaa! Adamların navigasyonları kafayı yemiş olmalı,” dedim. Bu köydeki
tek koruma görevlisi orman bekçisi olabilir. Ama iz sürmek bizim görevimizdi. İlk aklıma
gelen bizim Mavikaçan’a doluşup esrarengiz arabayı takip etmekti. Tek silahımız kazma
olunca bu fikir pek akıllıca gelmedi. En iyisi, dokuz körün bir değneği olan dedeme
başvurmaktı.
Değişen şartlara uyum sağlamak her zaman zordur. Özellikle çocuklar için. Bir de şehirde
yaşayan birinin alışkanlıkları ve lükslerini bırakıp köye gitmesi oldukça zor. Fakat Aybars ve
Aybala bunu başarıyorlar. Üstelik hiç şikâyet etmeden. Yeni arkadaşlar buluyorlar, suçluları
yakalıyorlar; ekmek, reçel, sabun yapıyorlar; doğada yaşamayı, tarlada çalışmayı
öğreniyorlar. Elbet oyunlar, düğünler, piknikler, gezmeler de cabası. Bu sıcacık aile hikâyesi,
bu maceralar nerede mi, hepsi Berigel Köyü’nde.
Kara kara ne olduğunu anlamaya çalışırken benim sağ tarafımdan kıllı bir el kucağımda
duran tabaktaki son kurabiyeye doğru uzanıp aldı. Ben de kıllı kolun geldiği yöne doğru
eğildim. Korkudan, “İmdaaat!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonra ne mi oldu? Dünyanın
bana göre en sevimli, yaramaz, simsiyah iki gözüyle karşı karşıya kaldım. Bir maymun, elinde
bizim kurabiyeyi kemirip duruyordu. Hırsız bulunmuştu.
Hayvanları ne kadar seviyoruz? Peki onların rahat etmesi, doğal yaşamlarını sürdürebilmeleri,
sağlıklı büyüyebilmeleri için neler yapıyoruz? Onları bekleyen pek çok tehlike var. Pek
çoğunun da nesli tükenmek üzere ve korunmaya muhtaçlar. Sitelerinin bahçesinde tanıştıkları
Kapuçin, bizim Neşe, Zehra, Hakan ve Yılmaz’ı hiç tahmin etmedikleri bir maceraya
sürüklüyor. Hiç tahmin etmedikleri derken çok tehlikeli ve heyecanlı bir macera. Tabii biraz
da sihir var işin içinde. Hepsi Özgürlük Adına Bir Macera’da.
Ali, doğruca Abdullah’ın yanına gitti. Abdullah, kitap okumak için gelenlere kitapları vermek,
sonra tekrar teslim almak gibi hizmetleri yürüten; ayrıca odalarda kitap çoğaltan ve tercüme
edenlere kitapları bulup çıkarma konusunda yardım eden görevlilerden biriydi. Abdullah onu
görünce her zaman aldığı kuşlarla ve astronomiyle ilgili kitabı getirmek için raflara
yönelmişti ki Ali onu durdurdu.
“Bu defa ölümsüzlük iksiri ve simyayla ilgili kitap istiyorum.”
Ölümsüzlüğü kim istemez! Ancak buna ulaşmak mümkün mü? Bu yolda pek çok bilim insanı
çalışmış, çeşitli zorlukları aşmış, pek çok hastalığa çareler bulmuşlar. Sadece hastalıklara
değil üstelik; sanata, felsefeye, şehirleşmeye, toplum yaşamına, eğlence kültürüne ve daha pek
çok şeye de yeni bir bakış açısı ve keşifler sağlamıştı bu çalışmalar. Bu uğurda çalışan, usta-
çırak olan, ömürlerini adayan iki âlimin hikâyesi Cabir ile Ziryab’da.
Cam güzeli Limon. Öğrendiğim ilk çiçek isimlerinden biri camgüzelidir. Annemden
öğrendiğim bir isim bu. Annemin kendine özgü kelimeleri vardı. Çiçekleri vardı. Onlarla o
özel kelimelerle konuşurdu. Limon’u evin önünden geçenlerden camgüzeli zannedenler
çoktur. Camgüzeli gibi durur çünkü Limon pencerenin denizliğinde. Camgüzeli bile cam
güzeli gibi duran Limon gibi duramaz. Camgüzelinden bile çok cam güzelidir Limon sizin
anlayacağınız.
Bir kedinin değil, Limon’un hayatı… Her şeyin sıradanlaştığı ve hatta anlamını yitirdiği bir
dünyada insanın hayatını değiştiren bir ‘can’ın şiire nispet yapan hayatından kesitler içeren bu
kitap, “Bir gün bir kedim oldu ve hayatım değişti,” diyenler için.
Cam güzeli Limon. Öğrendiğim ilk çiçek isimlerinden biri camgüzelidir. Annemden
öğrendiğim bir isim bu. Annemin kendine özgü kelimeleri vardı. Çiçekleri vardı. Onlarla o
özel kelimelerle konuşurdu. Limon’u evin önünden geçenlerden camgüzeli zannedenler
çoktur. Camgüzeli gibi durur çünkü Limon pencerenin denizliğinde. Camgüzeli bile cam
güzeli gibi duran Limon gibi duramaz. Camgüzelinden bile çok cam güzelidir Limon sizin
anlayacağınız.
Bir kedinin değil, Limon’un hayatı… Her şeyin sıradanlaştığı ve hatta anlamını yitirdiği bir
dünyada insanın hayatını değiştiren bir ‘can’ın şiire nispet yapan hayatından kesitler içeren bu
kitap, “Bir gün bir kedim oldu ve hayatım değişti,” diyenler için.
Cam güzeli Limon. Öğrendiğim ilk çiçek isimlerinden biri camgüzelidir. Annemden
öğrendiğim bir isim bu. Annemin kendine özgü kelimeleri vardı. Çiçekleri vardı. Onlarla o
özel kelimelerle konuşurdu. Limon’u evin önünden geçenlerden camgüzeli zannedenler
çoktur. Camgüzeli gibi durur çünkü Limon pencerenin denizliğinde. Camgüzeli bile cam
güzeli gibi duran Limon gibi duramaz. Camgüzelinden bile çok cam güzelidir Limon sizin
anlayacağınız.
Bir kedinin değil, Limon’un hayatı… Her şeyin sıradanlaştığı ve hatta anlamını yitirdiği bir
dünyada insanın hayatını değiştiren bir ‘can’ın şiire nispet yapan hayatından kesitler içeren bu
kitap, “Bir gün bir kedim oldu ve hayatım değişti,” diyenler için.
En üst çekmecede bulduğumuz ıvır zıvırı ne yapacağımızı bilemedik. Atsak bir türlü atmasak
bir türlü. Poşetlere koyup tavan arasına kaldırdık. Eğer döndüğünde yokluklarını fark ederse
o görmeden gidip getirecek, işte buldum, diyecektim. Bir alt çekmeceden küflenmiş ekmek
parçaları, küçük şekerler ve onların şeffaf ambalajları çıktı. Son günlerde kendini otelde
zannettiği oluyordu. Aç kalacağından endişe edip biriktirmiş olmalı bunları. Üçüncü
çekmecede, annemin ona hediye ettiği kazak, itinayla katlanmış ve arasına sabun
yerleştirilmiş vaziyette duruyordu. Diğer kazaklar gelişigüzel tıkılmıştı çekmecenin arka
kısmına. En dipte arayıp durduğu -hatta annemi ve komşuları çalmakla itham ettiği- değersiz
eşyaları vardı.
Kaderi değiştirmek elimizde mi? Beddualar, ölümümüz için yapılan hazırlıklar, muskalar,
büyüler, rüyalar... Hepimiz insanlarla olduğu kadar eşyayla da bağ kurarız. Kimi zaman bu
bağ bizim diğerleriyle olan ilişkimizi de belirleyici olur. Bir radyo, eski fotoğraflar, boş ilaç
şişeleri, hamam tası, gelinlik, maskeler, kirli aynalar… Radyonun daha çok hayatımızda
olduğu günlerden gelin kaynana hikâyeleri, geleceği değiştiren -en azından deneyen- ince
düşünceli adamlar, neye baksa nazar eden gözler, takıntılı gelinler… Herkesi etkileyecek,
insan hâllerini merkeze taşıyan hikâyeler İnce Duvar’da.
Uma Gelin, toprak damı cadının başına yıkacak kadar güçlenmiş, gücünü göstermeyecek
kadar da akıllanmıştı. Hem artık çevire çevire yufka yapmayı, kirmen eğirip şelek çekmeyi,
düven sürüp dibek taşında çorbalık yapmayı öğrendiği yetmez gibi bunları eski köyünden
tanıdığı becerilerle harmanlamayı da başarmıştı. Uzak pınarlardan su taşıma, yağmurda dam
loğlama işlerini de bir masalın içinde gibi yapıyordu.
En az kırk yıl geriden gelen bu farklı hayatı tanımadaki becerisi, toprak damdakilerin çoğunu
dilsiz yaptı. Uma Gelin ise artık iki dil biliyor, herkesin “gadasını” alıp havluya “peşkir”
diyor, ipten “pırtı” toplayıp içinden “mintanı” ayırabiliyor; “eşkere” konuşup diyeceğini bir
“keleş” anlatıyordu. Hatta dağ dilinde öykü anlatmaya kadar vardırmıştı işi, düşman şairle
mücadele için sembolik öykü ve masallar anlatarak edebiyatın sağaltıcı etkisinden
yararlanıyordu.
Daha önce hiç görmediğiniz, Torosların yaylasında bir Anadolu ailesi. Ama çok bizden, çok
içerden, çok samimi. Müthiş dili ve anlatımıyla kendinizi büyülü bir akışın içinde bulacağınız,
hem gülümseten hem şaşırtan hem de sarsıcı bir hikâye. Bu ailenin hikâyesi sadece bir aile
hikâyesi değil, eğitim sistemi eleştirisinden medeniyet kavramı sorgusuna, köy ve şehir hayatı
farkından gelin kaynana psikolojine, komünizmden feminizme rengârenk bir çavlan olup
dökülüyor. Bu uzun soluklu macera Deli Şairler Yaylası’nda.
Belki de yaşanmadı bunlar. Uydurmayı çok seven bir hikâyeci tarafından düzüldü. Geyik de
mi hayalin parçasıydı? Hayır; boynuzları olan, kısa kuyruğu ve çekik gözleriyle gerçek bir
geyikti o. Diğer canlılar gibi doğdu, beslendi ve öldü. Ormandan başka dünya görmeden
öldü. Bazen düşünüyorum, acaba hayvanlar bunların farkında olsa ne değişirdi. Ne
yaparlardı? Farz edelim ki geyik, bir gün ot yiyemeyeceğini; gözünü açıp tanıdığı, evi olan
ormandan ayrılacağını fark etseydi nasıl yaşardı? Zevk alır mıydı ot yemekten? Geyik olmak
cazip gelir miydi ona? Boynuzlarını korur muydu? Sanki hayret edip “Bu nasıl iş arkadaş!”
derdi. Otlara, yeşilliklere nasıl veda edeceğini düşünürdü. Hayır hayır, hiçbirine kafa
yormazdı bunların. Geyikti o, bitkilerin lezzetiyle kendinden geçer, güneşlenir, geviş getirir ve
bu sıkıcı fikirleri kafası farklı işleyen başka yaratıklara terk ederdi.
Umut daima. Yine de bazı anlar var ki elimizde kalana tutunmak, sımsıkı sarılmak durumunda
kalıyoruz. Çocuklukta kurduğumuz o eşya, para, değer ilişkisi; çalışmak, hayaller ve yaşam
gerçekleri kabulü. Çoğu zaman bu anları görmezden gelmek işimize geliyor. Ama bazen bu
anlar, çatlatıp toprağı, çağrışımın gücüyle birleşip dikiliyorlar karşımıza. Çocukluktan
başlayarak kar topu gibi büyüyüp gelen anlar toplamı Yamalı Paraşüt’te.
Bir gün gökyüzüne hiç bakmadan ölecekti Orhan. Kalabalık bir yerde, kimsesiz, bıkkın…
Belki biraz mutlu olurdu ölünce. Bitmesine sevinirdi belki, bilemeyiz. Gerçi Orhan, aklına
gelen bir düşünceyle diğeri çelişmeseydi eğer, gökyüzüne bakmadan ölmeyi kesin bilirdi. Ama
bunca zamandır sıkıca tutunduğu inancına ters düşen o düşünce sarardı bütün benliğini.
Derdi ki Orhan’a, öleceğin sırada annenin sesi gökten bir sır gibi gelirse kulağına ve
“Ölüyorsun Orhan. Bana bak, korkma. Korkma yavrum. Ölünce bütün korkular okyanustaki
bir damla oluverir,” deseydi. Bakar mıydın gökyüzüne? İşte o zaman Orhan, kendisiyle
konuşur, ben anneme nasıl inanacağım, derdi.
Yalnızlık başa çıkılması en zor duygu. Bunu kırmak için neler icat etmedi ki insanoğlu!
Sosyalleşmeden, konuşmadan, içindekini dökmeden, zehri akıtmadan rahatlayamıyor. Öyle
bir an geliyor ki insan; konuşmasa da ilgilenmese de beni görmese de yanımda biri olsa,
diyor. Kiminde duvar oluyor çevresindekiler, kiminde bir hayal. Evde, işte, mahallede, otobüs
durağında, geceleyin sokakta yalnız insanların hikâyeleri Göğe Bakmadan’da.
Yaza doğru nasıl olduysa annem ikna olmuştu. İnanmak istemediği gelip dayanmıştı kapısına.
İnşaat hemen başladı. Toza toprağa karıştı koca bahçe. Makinelerin homurtusu bir canavar
gibi esir aldı sokağı. Doğramalar sökülüyor, çatı kiremitleri toplanıyor, bahçedeki ağaçlar ve
asmalar kesiliyor, her yandan toz dumanı kalkıyordu. Kepçeler koca evi darbeleriyle birkaç
gün içinde hallaç pamuğu gibi atıp dümdüz etti. Annem kireçlenen belini zorla büküp
kaldırarak çiçeklerini korumaya çalışıyordu çıkan toz afetinden. Yaz ortasını bulmadan
müteahhit ikinci kata çıkmıştı bile. Beton kalıpları dökülen betonla doldukça ortalık savaş
meydanına dönüyordu.
Alafranga Günler'in geniş zaman ve mekânlara yayılan öyküleri, insanoğlunun değişmeyen
yazgısını keşfe çıkıyor. Yelpaze tarihten bugüne, taşradan kentlere kadar açık. Çölde bir kum
fırtınasında yahut bir kentsel dönüşüm yıkımında da insan aynı insan. Toz duman içinde,
şaşkın ve çaresiz. Mehmet Baynal, doğayı tarihî bir şahsiyet gibi tasvir ederken, hikâyelerinin
sonunda karakterlerini okuyucuyla baş başa bırakıyor. Bazen sorularla, bazense kaderin
teklifsiz vukuatıyla...
Böylece harekete geçen iki kelime, çıktı odadan. Hiç kimseyi umursamadan
yürümeye başladı ofiste. Masaları dolaştı, kâğıtların üzerinde gezindi,
parmakların arasında dönen kalemleri bir iki defa da o çevirdi. Bütün katı,
gürültüye boğan yazıcıyı susturdu. Hoparlörlerden yükselen cılız müzik
seslerini. Paldır küldür yürüdü. Nereye girip çıktığını bilmeden yürüdü. Neleri
kırıp döktüğünü ve bütün bunları nasıl bir şiddetle yaptığını bilmeden.
Yaşananlar ve yaşanması arzulananların ya da gerçeğin sınırına yaklaşan
hayallerin iç içe anlatıldığı öykülerden oluşuyor Ateşkes Günleri. Karşımıza
kimi zaman hayli cesur, kimi zaman kendi hâlinde, ürkek kahramanlar çıkarıyor.
Bazen bir rüyada dolaşır gibi hisler uyandırıyor okuyucuda. Yalın bir dil,
samimi bir üslupla tanıdık düşler kurduruyor.
Ali Seyyah ikinci kitabı Yarım Ağız Türkü’de halk şiirinin sesini modern şiirin sesi ve
ritmiyle buluşturmayı deniyor. Dünyanın dertlerine, sıkıntılarına, günlük tasalara aldırmadan
değil; düşünerek, üreterek, dilinde türküsüyle cevaplar veriyor.
buğday tarlalarında diz boyu balçık
koştukça dökülüyor cebimdeki kum
saati işlemiyor deniz fenerlerinin
burada yalnızım, kimse geçmiyor
yarım ağızla söylediğim bu türkü
takılıyor buğday başaklarına
dökülüyor buğday başaklarından
-kan-
Mustafa Sarı, uzun süredir taşıdığı kelimeleri yeniden şiir olarak sunuyor. Eleştiren bir ses
onun şiiri. Dikkatle dinlenmesi gereken bir ses.
hasta güveler kımıldıyor döşeğinde annemin
baş ağrısı gibi uzanıyor bir ay üstüne
vız gelir salyangozun feryadı şimdi
kedi burnu nergisler soldu bahçede
Zambaklar şairlere ne söyler? Ercan Yılmaz zambakların peşinde inancı, zamanı, aşkı ve
hakikati görmeye çalışıyor. Zambakların izinde lirik bir rüya yolculuk onunki.
Ben Tanrı’yı bir Zambağın tozunda gördüm.
Filiz Eneç kendinden yola çıkarak yazdığı şiirleri ikinci kitabı Peronda Gece’de
topladı. Zamanla, ölümle, dünyayla, en çok da kendiyle söyleştiği şiirler
Peronda Gece’de.
sonra yine kendime:
nesneler süslerken evleri
ve ben Tanrı’dan sakınırken kendimi
hiç bu kadar cesur değildim
kaybettiğinde sesler yankısını
binlerce çatlak oluşurken duvarlarda
ve nesneler terk ettiğinde yüzümü
o zaman, bağışlayacak mısın Tanrı’m beni
Âdem Yazıcı şiir yolculuğunun dördüncü durağında rüyalar, hayaller ve gerçekliğin sınırlarını
vadediyor okuruna. Dünyanın meselelerine, gelip geçiciliğine bir şair bakışı.
kedilerin ağzı açık fakat dilinden anlamıyor kimse
kelimeleri günlere yedirip duruyor insan
kelimeleri toplayıp duruyor gökten
bir kere canlıya dönüşüyor bir kere de ölüme
çizip duruyor aklını yere
hem de
kalbinin sesini uçurup uçurup gövdesine
Kendime sesleniyorum. Bir yolun sonunu değil, başını bulmak daha kıymetli. İyi bir yola
başlamak, iyi bir rehber ile mümkün. Kalbimiz zayıfladı. Biliyorum, ekilecek tohumlarda saklı
hayat. Toprak kıvamını bulacak. Güneş ısıtacak, bulutlar saklandığı yerden çıkacak. Bir dost
sesi bir sevgili gibi karşılayacak, sıcak bir mevsime hazır olacağız.
Kitaptır insan. Manzum. Ölçülü ve ahenkli. Öykülü ve ölçülü bir şiirdir insan. Şiir yazmaya
değil ama daha çok şiir okumaya geldik. Biliyorum, içimi ısıtan ve ışıtan ışığı. Tanıdım,
okumaya başladım satır satır. İlhamını bekleyen saklı şiir gibisin.
Yazı, zamanı aşıyor. Zaman sınırlıyor insanı. Zamanın içindeyken, o an, yaşanırken çok da
farkına varamıyoruz geride bıraktıklarımızın. Ya da eklenemiyor hayatımıza bazı şeyler. Ama
istemediklerimiz de takılıyor yakamıza. Günlük yaşamın telaşında neleri ıskalıyoruz, nelere
yetişemiyoruz kim bilir? Dünyadan uzaklaşma, kıymetli olana yönelme zamanı. Dostluğu,
kardeşliği, sevgiyi, çalışmayı, vefayı; tabii savaşı, göçü, ölümü hatırlatan yazılar İki Dağ
Arasında’da.
Türk şiirinin şüphesiz en önemli iki ismi Sezai Karakoç ve İsmet Özel’dir. Bu iki ismin
şiirleri yanında nesirleri de hem Türk şiirine hem Türk edebiyatına hem Türk düşünce
dünyasına etki etmiştir. Bu etki, kiminde karşısında olmak şeklinde tezahür ederken kiminde
onun gibi olmak üzerine bina edildiği görülür. Her iki durumda da bu iki ismin yazdıklarının,
görüşlerinin, yaşamlarının dikkatle incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi yadsınamaz bir
gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki şairin eserleri üzerinden pek çok akademik
çalışma yapılmasının yanı sıra çok çeşitli yazılar da kaleme alınmıştır. Kâmil Yeşil, hem bir
edebiyatçı olarak bu iki büyük ismin eserlerine dikkatle yaklaşıyor hem de onlarla bizzat
tanışmış, sohbetlerinde bulunmuş, görüşlerini takip etmiş, yakından tanımış biri olarak onları
anlatıyor.
Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’deki etkisinden Mavera yazarlarıyla olan münasebetine, Necip
Fazıl’la olan hoca-öğrenci ilişkisinden Cemal Süreya’yla olan arkadaşlığına, hakkında yazılan
pek çok yazıya verdiği cevaplarla, bu isimlerin Sezai Karakoç aynasından yansımalarıyla okur
gözünde “gerçek” bir Sezai Karakoç portresi çiziyor.
Aynı şekilde İsmet Özel için de hem eserlerinden yola çıkarak tahlillerde bulunuyor hem
İsmet Özel’in şiir ve düşünce dünyasındaki yerini yine şairin eserlerinden yola çıkarak
gösteriyor hem Özel’in “Türklük” kavramını onun eserlerinden yola çıkarak açıklıyor hem de
İsmet Özel aynasından yansıyan isimlerin Özel’de karşılığına kadar pek çok konuyu bütüncül
bir bakışla ele alıyor.
Bu iki büyük şairi anlamak için gereken anahtar Birbirine Karışmayan İki Deniz’de.
Kısa bir süre içinde her şeyi öğrenmiş olacaksın. Biraz sabırlı ol. Zor bir vazifeyle karşı
karşıyasın. Emanet, binlerce yıldır gücün ve iktidarın peşinde koşanların erişememesi için
emin olanlara aktarılır. Sen de bu eminlik zincirinin bir halkası olmayı daha ruhlar âleminde
seçtin ve kutsal kapı bekçisi seni oradan tanır. Az sonra, bizim açacağımız kapıdan geçerek
Mila’ya varacaksın. Orada gerekli olan her türlü bilgi iletilecek, sen de kendinin ve bu kutsal
görevin değerini anlamlandırmış olacaksın.
Dünyayı tehdit eden pek çok tehlike var. Ama yaşamı, insanı, inancı ve değerleri koruyanlar
da var. Herkes kendinden başlayarak kendi kapılarını açabilir. Kendinin farklı oluş hâllerini
keşfeder ve gücünü kullanmayı öğrenir. Zayıflıklarımız belki gücümüzdür, karanlık bizi
aydınlığa çıkarabilir. İnsanın kendini ve diğer oluş alanlarını keşfettiği, zorlu görevler,
dostluk, aşk ve fedakârlık dolu eşsiz bir macera Mila’da.