Editörler bir kitabın ilk okuru oluyorlar her zaman. Bu bir açıdan onları şanslı kılsa da aslında çok büyük bir sorumluluk… 4 Temmuz Perşembe akşamı, Timaş Yayınları’nın Cağaloğlu’ndaki Kitap Kahve’sinde ESKADER’in 158.si gerçekleştirilen Babıâli sohbetlerinde bu sorumluluk üzerine yer yer gülümseten yer yer bilgilendiren konuşmalar gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Elif Sönmezışık’ın yaptığı programa Doğan Kitap’tan Handan Akdemir, Timaş Yayınları’ndan Seval Akbıyık, İletişim Yayınları’ndan Kıvanç Koçak, Ötüken Neşriyat’tan Cem Sökmen ve İz Yayıncılık’tan Hamdi Akyol katıldı. Elif Sönmezışık programa katılan tüm editörlere şu soruyu yöneltti: “Yayınevinde editör ne iş yapar?”
İlk sözü Doğan Kitap’tan Handan Akdemir aldı. Yayınevi editörlüğünü kaleciliğe benzeten Akdemir şunları söyledi: “Bizim işimiz kitabı okuyan kişiler tarafından pek bilinmez. Bizim işimiz kalecilik gibidir. Bir takım mükemmel bir gol attığında kimse kaleciyi hatırlamaz, ama aynı takım bir gol yerse o kaleciyi herkes hatırlar. Editörlük de buna benziyor. Kitap çok beğenildiyse bu yazarın başarısıdır, ama hatalar genelde editöre yüklenir.”
Genel olarak editörlük mesleğine mensup kişilerin yayınevinde tam olarak ne iş yaptığından bahsetti Handan Akdemir. Bizim kitapçılardan satın aldığımız kitapları, bize en doğru şekilde hazırlamak bir editörün görevidir. Mesela çeviri kitaplarında çeviri düzgün yapılmış mı, okurun anlayamayacağı bölümler var mı gibi durumlar üzerine yoğunlaşır. Bu doğrultuda şunları söyledi Handan Hanım: “Bizim yayınevimizden çıkan Elif Şafak kitaplarını baz alalım. Onun kitaplarında hikâyenin genelinde bir tutarsızlık var mı ya da karakterlerin işleyişi doğru ilerliyor mu diye bakmak bizim görevimizdir. Bunların dışında yeni gelen kitap isteklerini değerlendirir ve yayınlanıp yayınlanmayacağının kararını veririz.”
Editörlük hayalet meslek gibi
Ardından sözü Timaş Yayınları’nın editörü Seval Akbıyık aldı: “Editörün sözlük anlamına bakarsak bir metnin yayına hazırlanma sürecini sağlayan kişidir. Editörün yapması gereken şeylerden birisi karakterlere, hikâyeye, kitabın her aşamasına kuşkuyla yaklaşmaktır. Mesela 6 yaşında bir karakter yazıldıysa, o gerçekten 6 yaşında mı, yoksa hikâyede 10 yaşında bir çocuk gibi mi konuşuyor, buna dikkat etmek gerekiyor. Editörün bu kuşkuculuğunun yanında insaflı da olması gerekiyor. Bunu da en çok empati ile sağlayabiliriz.”
Üçüncü olarak İletişim Yayınları’ndan Kıvanç Koçak konuştu. “Yayınevinde editör ne iş yapar?” sorusuna esprili bir dille cevap veren Kıvanç Koçak, “Bu soru editörlerin en çok karşılaştığı sorudur. Benim annem ve babam bile hâlâ soruyor ne iş yapıyorsun diye.:)” dedi.
Kıvanç Koçak’a göre editörlük hayalet meslek gibi… Günümüzde bir dolu yeni Kafkalar, Dostoyevskiler, Murat Belgeler var ve onlar kitap hazırlıyor, sonra biri karşılarına çıkıp diyor ki; “Hocam bu olmamış!” Editörlüğü böyle nitelendirdi Kıvanç Koçak ve şunları ekledi: “Editör kitabın her şeyiyle ilgilenir. Hikâyenin devamlılığıyla, kitabın kapak tasarımıyla, ön ve arka kapakla, yani her şeyle ilgilenir. Arka kapaklardaki yazıları genellikle editörler yazar mesela, bunu pek kimse bilmez. Çeviri bir kitapsa çevirmenle iletişim kurması gerekiyor. Yazarın gönlünü hoş tutması gerekiyor ki en zoru budur. Tüm bunların dışında bütün dünyayla da bir teşrik-i mesai içinde olmamız gerekiyor, dünyada yayıncılık alanında ne oluyor ne bitiyor diye. Çünkü yayınlayacağımız kitabın kültür dünyasında yeni bir soluk getirip getirmeyeceğine bakılır, ya da edebiyat dünyasında kendine bir yer bulabilecek mi diye bakarız.”
Kıvanç Koçak yaptıkları işin fazlasıyla “sübjektif” olduğunu söyledi. Bir editörün, eline aldığı bir metni incelerken, onun hiçbir dünya görüşü yokmuş, hiçbir fikri yokmuş gibi davranması pek mümkün değilmiş. Hani hep derler ya; “80 yayınevi gezdim, en sonunda bir tanesiyle anlaştım” diye; işte oradaki 80 yayınevi o kitabı kendi fikir dünyalarına uygun bulmayabiliyormuş, fakat 81. yayınevinde yayınlanan kitap belki bir patlama bile yapabilirmiş. O nedenle sübjektif bir iş yaptıklarını söyledi.
“Editörlük bir tür zanaatkârlıktır” dedi Kıvanç Koçak ve ekledi: “Çünkü zanaatkârlık bir tür öğrenmeye dayalı bilgi, beceri ve yetenekse, editörlük de bir tür zanaatkârlıktır. Bunun dışında estetik kaygı da taşır. Kapağın renginden, kapak yazılarının şekline kadar her detayla ilgilenir. Ne kadar çok kitapla ilgilenip ne kadar çok kitap yayınlarsanız, o kadar iyi editörlük yaparsınız.”
Editörlüğün okulu yoktur, bunun için alaylılık tek koşul diyebiliriz
İletişim Yayınları’nın ardından Ötüken Neşriyat’a geçtik ve Ötüken’den Cem Sökmen sözü devraldı: “1994-1995 yıllarında yayınlanan 5.000 kitabımız vardı. 2012 yılı itibariyle 42.000 civarında yayınlanan kitap var Türkiye’de. Bu artışta yayıncılık editörlüğünün çok büyük bir önemi var. Editörlüğün okulu yoktur, bunun için alaylılık tek koşul diyebiliriz.”
Cem Sökmen editörlüğün yazarlarla yaşadıkları sorunlara da değinerek şunları söyledi: “Siz bir yayınevinin editörüsünüz ve karşınıza Yahya Kemal ile ilgili bir dosya geliyor, ama bakıyorsunuz o dosyada Ahmet Hamdi Tanpınar ile ilgili hiçbir dipnot yok. Bu o yazarın ya da yazar adayının yazdığı konuya ne kadar vakıf olduğunu ya da olamadığını gösteriyor. Bu nedenle bazen yazar adaylarıyla anlaşamadığımız da oluyor. Biz sözlü kültürden, -yazılı kültürü fazla ele alamadan- direkt görsel kültüre geçtik, biraz da bunun etkisi vardır diyebiliriz.”
Cem Sökmen’in ardından son olarak sözü İz Yayıncılık’tan Hamdi Akyol aldı. Bir editörün önündeki metne nasıl yaklaşması gerektiğini anlatan Hamdi Akyol şunları söyledi: “Ben editörlük asistanlarına ya da adaylarına şunları tavsiye ediyorum, önüne gelen yazar senin bu hayatta en nefret ettiğin insan ve sen onu rezil etmek için bir şey arayacaksın. Editör sürekli bir açık arama halinde olmalı ki, en doğruya ulaşabilsin.”
Bir editörün, editörlük yaptığı alanla ilgili çok fazla bilgiye ve birikime sahip olması gerektiğini düşünen Akyol şunları ekledi: “Çanakkale Savaşı’yla ilgili tercüme bir kitap basmıştık. Diyor ki yazar: ‘O kadar çok top atışı yapıldı ki, Bulgar sahilinden bu sesler duyuluyordu.’ Daha sonra bir tarihçiden bir eleştiri aldık. ‘Bulgaristan neresi, Çanakkale neresi!’ diyordu. Bu eleştiriden yola çıkarak benim bir editör olarak bugünkü Batı Trakya’nın Bulgaristan olduğu dipnotunu düşmem gerekiyordu. Editörlüğün ve yazarlığın kursu olmaz. Siz tecrübe edinerek işi öğrenebilirsiniz ancak. Kursa gidip, sertifika alıp, haydi işe gireyim diye bir şey yoktur. Ancak çok fazla okuma yaparak iyi bir editör olabilirsiniz.”
Programın sonunda izleyiciler arasında yer alan Yapı Kredi Yayınları editörü Sabri Koz, editörlerin doya doya kitap okuyamadıklarını belirterek şunları söyledi: “Editörlük mesleğinin en kötü taraflarından biri doya doya, içine çeke çeke kitap okuyamamanız. Çünkü elinizde bir kırmızı kalem, bir yeşil kalem oluyor ve siz sürekli kitapları altını çize çize okumak zorundasınız.”
Bu söyleşinin ardından sanırım orada bulunan bütün konuklar benimle aynı fikirde olacaklar. İyi bir kitap okuduktan sonra “yazar bu kitabı çok iyi yazmış” demekle birlikte, “editör bu kitabı çok iyi düzenlemiş” demeyi de ihmal etmeyecekler.
Hatice Sarı haber verdi