Akif İnan’a göre bir sanatçı kendi özünden beslenmedikçe kendi içine dönmedikçe özelliksiz, alelade bir kişiden farksızdır.
Mehmet Akif İnan, Edebiyat ve Medeniyet Üzerine kitabında sanata ve sanatçıya düşen rolü son derece sade bir dille anlatıyor. Edebiyatımızın merhalelerini anlatırken de kıyaslarken de aynı sadeliği görmekteyiz.
1972 yılı şartlarında yazılmış bir kitaba göre bu sadelik ve akıcılık Akif İnan’ın edebiyat ve düşün hayatının da bir özeti gibi. Yaşamı da eserleri de böyleydi. Kitap boyunca yerlilik ve millilik vurgusu görüyoruz. Yazar sanatçı ve aydını aynı bedende sunuyor bizlere. Ona göre bir sanatçı kendi özünden beslenmedikçe, kendi içine dönmedikçe özelliksiz, alelâde bir kişiden farksızdır. Daha da ileri giderek bir Türk sanatçısının öz değerlerden uzak eserler vermesini milli orijinaliteye yabancılaşma, toplumun beklentilerinden ve hassasiyetlerinden uzaklaşma olarak görüyor. O hâlde bir Rus’tan, bir Fransız’dan, bir İngiliz’den ne farkı kalıyor diye de soruyor. Millileşme ve yerlileşme sorununun 1970’lerde tartışıldığını o klasik Batılılaşma ya da Batılılaşmama ikileminin var olduğunu -en azından edebiyat alanında da- anlamaktayız.
Yazar sanatın ve sanatçının nasıl olması gerektiğini, yenilikçi fikirleri de içeren bir anlayış ortaya koyuyor. Mesela toplumun sanatla ilgisinin azlığının sebebine sadece üzülüyor ya da üzülüyormuş gibi yapıp bırakmıyor. Buna bir çözüm önerisi getirip çıkış yolu gösteriyor. Akif İnan toplumun dertlerini dert edinmekle sanat içindeki devrimci duruşunu da göstermiş oluyor hepimize. Fakat bu devrimcilik dış kaynaklı bir devrimcilik değil gücünü ve duruş açısını öz değerlerden alan iç kaynaklı bir devrimcilik. Zaten neredeyse her satırda savunduğu şey de bu. İnandığı gibi yaşayan bir yazar Akif İnan.
Sayfalar ilerledikçe yazarın eğitimci kişiliği de ön plana çıkıyor. Gerek Tanzimat öncesi edebiyatı gerekse de Tanzimat sonrası edebiyatını anlatırken bir öğretmen gibi dolaşıyor aramızda. Sanki biz sıralarda oturan öğrencileriz o da bizim öğretmenimiz. Divan edebiyatına olan hayranlığını hiç gizlemiyor. Divan edebiyatına ait öyle bilinmeyenlerden bahsediyor ki bu hayranlığı bize de geçiriyor. Verdiği örneklerle hayran olmamak mümkün değil zaten. Mesela şiirler içinde kullanılan sembollerin neyi ifade ettiği kısım var ki şiir yazmanın gerçekten bir sanat olduğunu anlıyorsunuz. Üstelik şairliğin alelade bir iş olmadığını, zekâ gerektiren bir iş olduğunu düşünüyorsunuz.
Kitap hiçbir yerde edinilemeyecek bilgilerle dolu. Tanzimat sonrası edebiyatın kuralları hiçe sayarak adeta kendi değerini düşürdüğünü, divan edebiyatının aslında nelerden bahsettiği, dönem sanatçılarının kimlerden ve hangi meslek erbaplarından teşekkül ettiğini okudukça ve öğrendikçe ince ama esasında çok kalın bu kitabın ne kadar mühim bir değer olduğunu görüyoruz. Divan şiirlerinden verilen örnekler anlamını bilmediğimiz kelimelerle yüklü olsa da bu şiirleri -herhalde köklerimize olan aşinalıkla- anlayarak ve büyük bir zevkle okuyoruz.
Eserin en önemli bölümlerinden biri de Tanzimat fermanı ve sonrası gelişen olaylarla ilgili kısım. Devlet yönetimi, azınlık M MAKAS KAPAK hakları, kendi vatanında parya edilen bir halk, saray entrikaları, ayak oyunları ve daha fazlası… Bazen bir tarih kitabı bazen bir edebiyat kitabı okuyor gibi oluyoruz. Üstelik bunu sade ve akıcı bir dille, öğrenme psikolojisine sokmadan bizlerle sohbet ediyor gibi yapıyor Akif İnan…
Akif İnan, “bir medeniyetiniz var ve sizin yükünüz bu medeniyeti sırtınızda taşımanız, yükümlülüğünüz bu medeniyeti korumanızdır” diyor. Medeniyet dediğimiz kavramın içine bizi biz yapan tüm değerleri koyabiliriz. Bir seneyi bırakın yüzyılda bir bile bir medeniyet vücuda getiremezsiniz. Ancak yeniliklerle zenginleştirebilirsiniz. Eğer eskisini yıkıp yerine yenisini koymaya çalışırsanız ne yeni bir medeniyetiniz olur ne de eskisi elinizde kalır. Türkiye’nin direndiği de budur. Yeni bir medeniyeti zenginlik hanesine katmaya çalışırken bunu eskinin temelini bozmadan onu yıkmadan başarmak. Bu bugünün ve 100 yılın meselesi değil muhakkak. Arada çok sert darbeler görmüş de olsa medeniyetimiz dimdik ayakta ve kendisine giydirilmeye çalışılan dar elbiseye sığmamakta, onu her defasında parçalamaktadır. Bir ülkenin tarihi, folkloru, edebiyatı, mimarisi, diğer tüm değerleri ve zenginlikleri oluşturduğu medeniyetin sonucudur. Medeniyet bu değerlere ve zenginliklere tek tek dokunup onları şekillendirmiştir.
Akif İnan’a göre Tanzimat’a kadar iyi kötü bir denge tutturulmuş olsa da sonrasında sanatın politikanın bir oyuncağı hâline geldiği görülmüştür. Sultanların, vezirlerin ve bilumum yüksek görevler ifa eden paşaların yahut devlet adamlarının sanatla uğraşmasıyla sanatçıların devlet işleri ve politikayla uğraşması pek tabiidir ki aynı şey değildir. Bu sorunun, bugün de hiç güç kaybetmeden ve hatta daha da ağırlaşarak öylece durduğunu söylemek lazım.
Edebiyatın bir ruhu varsa, bu ruh bu kitapta saklı bir hazine gibi ışıldamakta. Edebiyat ve Medeniyet Üzerine kitabı güncelliğini yitirmeyecek, misyonunu daima sürdürecek çok kıymetli bir eser.
Son söz olarak: Akif İnan bu medeniyetin ve kültürün niteliklerini çok iyi bilen, kavrayan ve bu yönde tesirli eserler veren bir sanatçı, eğitimci ve düşünür olarak büyük bir dikkatle okunmalıdır.