Mehmet Akif İnan’la aynı toprakların çocuğuyuz. Bir ideal uğruna o mübarek topraklardan gurbete çıktık. O benden dokuz yaş büyüktü ve benden daha erken çıktı “Peygamberler Şehri” Urfa’dan. İlk durağı Ankara oldu. Ömrünün sonuna kadar da bu şehirde kaldı. Ve tekrar ilk çıktığı toprağa Urfa’ya geri döndü. Bir gün takıldım kendisine, “Ömrümüz gurbette geçip gidiyor. Allah geçinden versin, bir gün emri Hak vaki olunca seni nereye gömelim?” dedim. Bir an durdu, sonra, “Ya hu Atillacığım, beni bırak, mesela sen ölünce nereye gömülmek istersin?” dedi. Ben hiç tereddüt etmeden “Tabii ki Urfa toprağına, doğduğum yere, hatta Çift Kubbe Mezarlığı’na, annemin babamın yanına” dedim. Sonra tereddüdü geçti, rahatladı ve şöyle dedi: “Buralarda ölür kalırsam Urfa’ya götürürsünüz ya hu…”

Urfa özlemi

Gurbette Urfa özlemi içinde yaşadı. Sık sık Urfa’ya giderdi. Hatta Yeni Devir gazetesinde yazdığı yazılardan birinin adı “Daüssıla” idi. Bu yazıda memlekete olan özleminden ve hasretinden bahsederdi: “Nereye gitsem bu dünya gurbetinden? Yoksa selamın bol olduğu şehre mi gitsem?” diyordu.

Urfa gerçekten eskiden bir selam yurduydu. Darüsselam idi. Çarşıda, pazarda sokakta, herkes birbirine selam verir, selam alırdı. Herkes birbirini tanırdı. Birbirini sayardı. Birbirinden çekinirdi. Akif İnan bu şehre, bu Nebiler şehrine, bu veliler yurduna vurgundu.

Babamın gölgesi koruyor beni

Oh ne güzel bu şehir, bu eski şehir

diyordu bir şiirinde.

Fedakâr, cömert, sözünün eri

Birlikte yapılan yolculuklarımız vardı. Yurt içinde, yurt dışında birçok etkinliğe birlikte katıldık. Çok iyi bir yol arkadaşı, iyi bir oda arkadaşıdır. Fedakâr, cömert ve sözünün eri bir er kişidir. Bütün bir Anadolu’yu konferanslar vererek gezdi, dolaştı.

Onun bu konferansçı yanı, Üstadı Necip Fazıl’dan tevarüs ettiği önemli bir miras gibiydi. 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği olarak bir grup yazar ve şair İran’a gittik. Tebriz, Tahran, Meşhed, Isfahan ve nihayet Şiraz’a vardık. Şeyh Sadi’nin kabrini ziyaret ettik. Arkadaşlarımız yavaş yavaş otobüse doğru gitmeye başladı. Akif İnan Şeyh Sadi’nin kabri başında öylece kalakalmış. Bir eli Sadi’nin kabrinde, diğer elinin avucu açık bir hâlde dua ediyor. Herkes otobüse bindi, sadece ikimiz kaldık.

Akif Ağabey bir türlü kabrin başından kalkmıyordu. Neden sonra seslenmek zorunda kaldım: “Ağabey seni bekliyoruz, otobüs hareket hâlinde” dedim. Kalktı, yanıma geldi. Birlikte otobüse doğru yürürken dedi ki: “Atillacığım, biliyor musun niye kalkamadım o kabrin başından? Şeyhin kabri o kadar güzel kokuyordu ki anlatamam. Büyük zatların kabirleri böyle güzel kokar. Bu kokuyu tarif edemem, ancak duyumsarsın onu. Hiçbir güzel kokuya da benzemez ayrıca.”

Üzülmeyin gençler!

Radyolarda, televizyonlarda birlikte programlara çıktık. İlk şiir kasetlerimizi, İstanbul’da 1994’te bir yaz sıcağında buram buram terleyerek stüdyoya girip birlikte yaptık. Orada, şiirlerini kendisinden izin almadan besteleyen gençlerle karşılaşmıştık. Gençler bu yanlışlarından ötürü kendisinden özür dileyerek bestelenmiş şiirlerini içeren kaset hediye ettiklerinde, onlara gayet mütevazı bir şekilde “Üzülmeyin gençler, ben sizden telif falan beklemem. Bu şiirleri sizler ilgilenesiniz, okuyasınız diye yazıyorum” demişti.

'Bir besmele ve sübhaneke' ile başlayan bu yolculukta Bekir Sıdkı Sezgin 'Bir besmele ve sübhaneke' ile başlayan bu yolculukta Bekir Sıdkı Sezgin

Son çiğköfte daveti

Mehmet Akif İnan da her Urfalı gibi çiğköfteye düşkündü. Bizim çocukluğumuz ve ilkgençlik yıllarımızın geçtiği Urfa’da, her Urfalının evinde, her gün öğle yemeği olarak mutlaka çiğköfte yapılırdı. Bu illaki etli olmazdı. Yumurtalı, yağlı da yapılırdı. Ramazanlarda her akşam iftar sofrasındaki yemeklerin yanında da mutlaka çiğköfte olurdu.

Akif İnan, Urfa Lisesi’nde okurken, arkadaşlarıyla sık sık toplanır, sıra gezerlerdi. Şair, yıllar sonra hatıralarında, arkadaşlarıyla birbirlerinin evlerinde toplanıp hem çiğköfte yediklerini hem de tartışmalar yaptıklarını anlatır. Akif Ağabey, en son çiğköfte davetini bir grup yazar arkadaşına, hastalandığı Temmuz ayında vermişti. Çiğköfteyi de ben yoğurmuştum. Bu toplantıya Rasim Özdenören, Atilla Koç, Beşir Atalay ve birkaç arkadaşı daha katılmıştı.

Bir Osmanlı beyefendisi

Akif Ağabey’le öyle herkes rahat konuşamazdı. Ben konuşurdum. Çünkü benim asker arkadaşımdı. Askerliği kısa dönem olarak 1975 yılında, İzmir-Bornova’da beraber yapmıştık. Ondan çok şey öğrendim. Haksızlıklar karşısında öfkelenmeyi, kükremeyi onda açık bir şekilde gördüm. Bir Osmanlı beyefendisiydi. Yeri doldurulamayacak bir aydındı.

Biriyle selamlaşırken yahut bir ikram karşısında sağ elini kalbinin üstüne götürüp mütebessim bir eda ile muhatabına mukabele etmesini ilk onda gördüm ve ondan öğrendim.

Bir yazar arkadaşımız, yeni çıkmış bir kitabını imzalayıp kendisine takdim ettiğinde, kitabı alır, öper, alnına koyardı. Kitaba karşı bu denli saygıyı ilk onda gördüm, ondan öğrendim. Vefatının üzerinden tam 18 sene geçti. Onu bir Ramazan gecesi, 6 Ocak 2000 tarihinde, saat 02.00’de kaybettik. Bu dünyadan yitip giden, bir gün hiç kuşkusuz öbür tarafta dostlarıyla buluşur elbet.

Önden gidenlere selam olsun…

Akif İnan’ın vefatından sonra yazıp ona adadığım şiirim:

Gitti

Yağmalandı dünyamız taç ü taht ü han gitti
Doldu boşaldı gönül yaralandı kan gitti

Felek vurdu pençeyi can kuşu tenden uçtu
Bir mübarek gecede ecel geldi can gitti

Yeniden konuk oldu İbrahim dergâhına
Büyük Doğu ocaktan taze bir fidan gitti

Aslı topraktır onun yaslanıyor toprağa
Sulandı aziz toprak yeşerdi bir an gitti

Rüya gibi şehirde bir rüya görür gibi
Bir düş gördü irkildi şöhret ile şan gitti

Derviş hakka yürüdü şiir ve oyun bitti
Bitti bir devran bitti gitti bir cihan gitti

Ey ölüm arsız ölüm hayâsız yarsız ölüm
Can dostum ağabeyim bir Akif İNAN gitti.