“Dünya tıp tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan ünlü İslâm düşünürü İbn Sina, kaçak olarak yaşadığı yıllarda bir gün Isfahan’a gelir ve kendisini oranın âlimlerine takdim eder. İsfahanlı âlimler onun en meşhur eseri olan Kanun’u görmek isterler. İbn Sina, kitabın yanında bulunmadığını fakat isterlerse eseri ezbere yazdırabileceğini söyler. Daha sonra Horasan’dan getirilen asıl kitapla, İbn Sina’nın ezberden yazdırdığı bu nüsha karşılaştırılınca bir kelimenin eksik veya fazla olmadığını gören İsfahanlı âlimler bu durum karsısındaki şaşkınlıklarını gizleyemezler...” (Dursun Gülek’in Ayaklı Kütüphaneler kitabından.)
Az evvel bahsettiğimiz kıssa, ait olduğumuz kültür ve medeniyet dairesinin allâmelerinin, yaptıkları işi nasıl ciddiye aldıklarını ve nasıl kuvvetli bir hafızaya sahip olduklarını göstermesi bakımından oldukça önemli. İbn Sina özelinde verdiğimiz bu şahsiyetlerin örneklerini çoğaltmamız mümkün. Zira üzerinde oturduğumuz medeniyet zemininde birçoğumuzun bugün adını dahi bilmediği nice emsaller var. Bunlardan biri de Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Cumhuriyet’in devrinin ilk yıllarında yasamış (1871- 1940) ve tam 42 yıl boyunca Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin müdürlüğünü yapmış olan (1896-1939) “ayaklı kütüphane, canlı bibliyografya, ilimler fihristi, çağının Cahız’ı, kütüphanedeki kütüphane, hafız-ı kütüb” gibi payelere layık görülmüş İbrahim Saib Sencer.
Abdülbaki Gölpınarlı’nın ifadesiyle; “Gazali kadar mütekellim, Fahreddin Razi kadar müfessir, Buhari kadar muhaddis, İbn Sina kadar hekim, İbn Arabi kadar âlim, Mevlana kadar âşık, Hacı Bayram Veli kadar vâkıf bir zat” olan bu büyük âlimi bu yazıya konu eden şey, geçtiğimiz aylarda Zafer Bilgi’nin Mihrabad Yayınları’ndan çıkan İsmail Saib Sencer, Ayaklı Kütüphane adlı kitabı.
Böylesi önemli bir şahsiyetin hayatını kitaplaştırdığı için Zafer Bilgi’ye ne kadar teşekkür etsek az. İsmail Saib Sencer, Ayaklı Kütüphane kitabı, isminden de anlaşılacağı üzere bir biyografi çalışması aslında. Kitabı okuyup da İsmail Saib Sencer’in kişiliğine, sahip olduğu ilmi bilginin derinliğine, gönlünün zenginliğine, hafızasının ve kitaplara dair olan bilgisinin kuvvetine, tevazuuna, ilkeleri ve değerleri uğruna dünya makamını nasıl elinin tersiyle ittiğine, ömrü boyunca hiç evlenmeyip ilim taliplerine gecesini gündüzüne katarak nasıl yardımcı olduğuna şahit oldukça insan, şaşırmadan edemiyor.
Bulunduğu kütüphanedeki kitapların muhtevasına dair engin bir hâkimiyeti olan; hemen her kitabın hangi sayfada ne anlattığını satırına, sayfasına, cildine kadar ezberden söyleyebilen ve araştırılmak istenen bir konu için hangi kitaplara başvurulması gerektiği konusunda ilim taliplerini en doğru adrese yönlendirmeyi çok iyi bilen bir âlim İsmail Saib Sencer. Yahya Kemal’in ifadesiyle; “20’nci asrın son allâmesi, sark encümeni…”
Şarkiyatçılık literatürünü herkesten iyi bilirdi
Felsefeden tasavvufa, tıptan riyaziyeye ve tarihten edebiyata kadar pek çok alanda sahip olduğu engin birikimiyle yakın tarihimize damgasını vurmuş bir isim aslında. Fuat Köprülü’den Abdülbaki Gölpınarlı’ya, Yahya Kemal Beyatlı’dan Mehmet Akif Ersoy’a, Ahmet Süheyl Ünver’den Mustafa Sekip Tunç’a kadar ilim ve edebiyat dünyamızın pek çok seçkin ismi bu büyük âlimden istifade etmiş. Sadece Türk-İslam medeniyetinde değil, Batı dünyasında özellikle de Şarkiyatçılık araştırmaları yapan uzmanlar tarafından da bir otorite, bir ışık olarak kabul edilmiş kendisi.
Hallac-ı Mansur üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Fransız şarkiyatçı Louis Massignon da hocanın müdavimlerdenmiş. Alman şarkiyatçılardan Oskar Rescher ise İsmail Saib Sencer’in muhabbetinden ve ilminden öylesine etkilenmiş ki bu etki, onun İslamiyet’le şereflenmesine de vesile olmuş. Müslüman olduktan sonra Osman Reser adını alan bu kişi, uzun yıllar üstadın yanından ayrılmayarak çalışmalarına devam etmiş. Büyük âlimin vefatından sonra dönemin İsveç Başbakanı Per Albin Hansson’un İsmet İnönü’ye çektiği bir telgrafta; “İlim dünyasının bası sağ olsun” dediğini de öğreniyoruz kitaptan.
Aslında sadece bu bilgi dahi İsmail Saib Sencer’in ününün nerelere kadar yayıldığını ve onun ne denli önemli bir fikir insanı olduğunu açıklaması bakımından fazlasıyla yeterli.
Zafer Bilgi kitabında, İsmail Saib Sencer’le ilgili daha pek çok özel bilgiyi de paylaşmış bizlerle. Örneğin, sahip olduğu dipsiz ilmi birikime rağmen İsmail Saib Sencer’in neden hiç kitap yazmadığı kendisine sorulduğunda olanca tevazuuyla; “Efendim, benim gibi aciz biri eser telif edebilir mi?” dediğini öğreniyoruz. Üstadın aslında birtakım eserler kaleme aldığı fakat melamî bir meşrebe sahip olduğundan yazdığı eserleri müstear adla yayınladığı vefatından sonra Osman Reser tarafından yazılan iki makalede dile getirilmiş. Bu bilgi net olmasa dahi birçok önemli eserin kaleme alınmasında sunduğu katkılar su götürmez bir gerçek olarak duruyor karsımızda.
Bu konu hakkında İsmail Hakkı Uzunçarşılı şunları söylüyor: “Onu bugün yâd edeceğimiz bir eseri yoksa da gerek memleketimizdeki gerekse hariçteki ilim adamları, kendisinin mütalaalarından, gösterdiği mehazlardan istifade ederler. Müşküllerini onunla bilvasıta yahut doğrudan görüşerek hallederlerdi. Bunun için şarkiyat meselesinde çalışan âlimler, onun talebeleri ve eserleri de kısmen merhum Hoca Efendi’nin eserleridir.”
Kedili kütüphane ve üstadın kedi sevgisi
Üstada dair vurgulanması gereken önemli meselelerden bir tanesi kedilerle olan ilişkisi. Öyle ki onun müdürlüğünü yaptığı sırada Beyazıt Kütüphanesi’nin adı kedili kütüphaneye çıkmış. Sayıları 80 ila 150 arasında değişen kedinin kütüphanenin çevresinde ve içinde gezindiği, üstadın bunlara çok hürmet gösterdiği maaşının üçte ikisini ihtiyaç sahibi insanlarla birlikte bu kedilere harcadığı da fazlasıyla yer bulmuş kitapta. Hatta günümüzde de hâlâ kullanılan “Beyazıt’ın kedisi, delisi ve velisi eksik olmaz.” sözünün bu dönemden kalma olduğu rivayetler arasında.
Zafer Bilgi’nin kaleme aldığı “İsmail Saib Sencer, Ayaklı Kütüphane” kitabının formel mahiyetine gelecek olursak eser, beş bölümden oluşuyor. Ilık bölümde, kütüphane geleneğimizin Osmanlı döneminden günümüze kadar devam eden serüveninin kısa bir özetini yapmış yazar. İkinci ve üçüncü bölüm ise kitaba konu olan İsmail Saib Sencer’in hayatından birtakım kesitler sunuyor. Eserin ana gövdesini bu iki bölüm oluşturuyor. Üstadın eğitim hayatından vâkıf olduğu ilmi müktesebatın içeriğine, almış olduğu görevlerden hafızasının insanı hayrete düşüren kudretine, kedilere olan düşkünlüğünden kişiliğinin mahiyetine kadar birçok bilgiyle bu bölümlerde karşılaşıyoruz.
Dördüncü ve besinci bölümlerde, çağdaşı olan ve onun ilmi zenginliğinden nasiplenen ilim adamlarının gözünden tanıma fırsatı buluyoruz kendisini. Ayrıca vefatından sonra hakkında yazılan şiirler ve yapılan röportaj örneklerini de yine bu bölümlerde buluyoruz. Bunun dışında kitabın son sayfalarında kitapta ismi geçen önemli şahsiyetlerin hayatları hakkında kısa bilgilerin verildiği bir bölüm var. Adı geçen isimler hakkında bilgi edindikçe ve İsmail Saib Sencer’in bu kişiler üzerindeki ilmi otoritesini düşündükçe aslında üstadın nasıl bir bilgi deryası olduğunu bir kez daha anlamış oluyoruz.
Zafer Bilgi, kitabı kaleme alırken oldukça anlaşılır bir üslup kullanmaya gayret göstermiş ve bunda da başarılı olmuş. Kitap bir solukta okunabiliyor. Bununla birlikte aynı bilgilerin farklı sayfalarda çok fazla tekrar edilmesi okura, bazı noktalarda “Aynı şeyleri okuyorum.” hissi verebilir. Örneğin, Osman Reser’in, İsmail Hami Danişmend’in, Abdülbaki Gölpınarlı’nın üstad hakkında söylediği şeylerin aynılarına çok sık rast gelebiliyorsunuz kitapta. Zafer Bilgi’nin, bugün bir çoklarımız tarafından unutulmaya yüz tutmuş İsmail Saib Sencer’in kim olduğunu bizlere hatırlatan bu kitabı umulur ki yitik bir hazine olarak tarihin kıyısında kösesinde kalmış nice büyük âlimimiz hakkında da böylesi çalışmaların yapılmasına ilham olur…
Beytullah Çakır