Şehirlerin de bir kaderi var, insanın kaderiyle kesişen. Büyük yıkımlara sebebiyet veren büyük ölçekli depremler, sarsıntılar, su baskınları, her şeyi kırıp geçiren acımasız savaşlar, atom bombaları, kimyasal saldırılar/kazalar…
“Hammurabi (m.ö. 1792-1750) kanunlarında Bagdadu diye bahsedilen, Halife Mansur’un, Kur’an-ı Kerim’de (el-En’am 6/127; Yûnus 10/25) ‘cennet’ manasında kullanılan dârü’s-selam kelimesinden ilham alarak Medinetü’s-selam adını verdiği Tanrı’nın İhsanı veya armağanı” Bağdat nerede. Şairlerin, yeryüzünün cenneti dedikleri; bağları, bahçeleri, çayırları, altın revaklı sarayları, zengin eşyaları, kütüphaneleri, kütüphaneler dolusu kitapları... Kan ve mürekkep akmış Dicle!
Ya! Peygamberin (a.s) ayak bastığı peygamberler yurdu Şam-ı Şerif? Camiler, medreseler, çarşılar bedestenler ve insanlar... Hani Mescid-i Aksa’dan sonra Müslümanların dördüncü önemli camisi kabul edilen Emeviye Camii… Tarih boyu şehirler gerek doğal afetlere gerekse insan eli saldırılara maruz kalmış, ya geçici hafıza kaybına uğramış ya da temelli kaybetmiş hafızalarını, belleklerini ve benliklerini.
Kahramanmaraş merkezli altı şubat depremleriyle on bir şehrimiz büyük oranda hafıza kaybına uğradı. Geride kalan unsurlarla hayata tutunan insanlar o tarihi hafızayı yeniden inşa edecekler şimdi. Tarihi hafızanın ne kadarı geri gelecek bunu zaman gösterecek.
Şimdi bu şehrin (İstanbul) kadim sokaklarında dolaşırken bambaşka bir dikkat ve rikkatle dolaşmamız gerekiyor. Bir açık hava müzesini andıran bu şehri adım adım yürüyorum ve bir arşivden çeker gibi adım adım tarıyorum ve tanıyorum. Yürüdükçe kendimi bu şehre daha çok ait kılıyorum.
Efendim; böyle bir girizgâhtan sonra eğer arzu ederseniz Surların İzinde Suriçi Yürüyüşlerimize bıraktığımız yerden devam edelim. Bu yürüyüşler aslında sonbaharda yapıldı, sadr’a kaydedildi ama satırlara geçmesi ilkbahar’a nasipmiş meğer. Bu ara fırsat buldukça aynı yerlerin bazı noktalarına tekrar tekrar gittim ve yürüdüm. Her gidişimde farklı güzelliklerle karşılaşıyorum. Dolayısıyla bu yazılar sürekli gelişiyor ve zenginleşiyor.
En son Yedi Kule Zindanlarında kalmıştık, sizi orada bırakmıştım, artık gün yüzüne çıkmanın vakti zamanı geldi sanırım.
Hisar hakkında kısa bir malumat
İlkin, dönemin Roma İmparatoru Theodosius tarafından savaş dönüşü şehre zaferle dönen imparatoru ve şehre gelen yabancı kralları karşılama amaçlı görkemli bir kapı (altın kapı) bir zafer takı, bir tören kapısı olarak inşa ediliyor. Sonra tahta geçen II. Theodosius, dört adet gözetleme kulesi ilave edip altın kapı ile bu kuleleri birleştirilerek kaleyi meydana getirmiş. Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından üç kule daha ilave edilerek bu günkü iç kale görünümüne kavuşmuş olup her kuleye ayrı isim verilerek Yedikule olarak anılmaya başlanmış. Genç Osman Kulesi, Cephanelik Kulesi, III. Ahmet Kulesi, Hazine Kulesi, Zindan Kulesi, Top Kulesi, Bayrak Kulesi olarak isimlendirilen kuleler Osmanlı döneminde rasathane, hapishane, infaz yeri, hazine deposu ve mühimmat deposu olarak kullanılmış.
Yedikule hisarını gezmek için Fatih Belediyesi’nden randevu almamız gerekiyormuş. Doğaçlama gezdiğimizden bundan haberimiz yoktu. Bu bilgiye surların yakınında bulunan küçük tarihi bir caminin avlusunda üzüm asmasının altında semt sakinleriyle sohbet ederken sahip oluyorum. Bunu bana söyleyen kişi, ardında da, görevliye rica et yardımcı oluyor diyor. Kapıya vardığımda bu uyarıyı alıyorum ve bana söylendiği gibi rica ediyorum, görevli kırmıyor bir sonraki grupla alacağını bildiriyor. Hisarın bir kısmı rehber eşliğinde gezildiği için randevuyla alıyorlarmış.
Sonbaharın sonlarından güneşli bir gün. İç avluda Fatih Belediyesi küçük bir mekân oluşturmuş çayınızı içebiliyorsunuz. Bir gurup ilkokul öğrencisi var avluda, yer minderlerinin üzerinde serçe kuşlar gibi sekerek koşuyorlar, cıvıl cıvıl sesleri tarihi duvarlarda yankılanıyor.
Tarihin acı olaylarına şahitlik eden tarihi mekânda Genç Osman’ın ve birçok isyancının, savaş suçlusunun infazının yapıldığı, acı hadiselerin izlerini taşıyan kanlı kuyu ve yılanlı kuyu ziyarete açık. Mahkûmların kaldığı oda, ahşap asma katlar, kesilen başların atıldığı rivayet edilen kanlı kuyu tüyler ürpertici. Grup uzaklaşınca bir süre Genç Osman’ın tutulduğu hücrede kalıyorum ve “zindan iki hece…” kelimeler bitiyor gerisi gelmiyor. İnsan bu diyorsun, başka da bir şey diyemiyorsun. Gurup iyice uzaklaşıyor hücrede uzunca bir zaman kalıyorum. Kendi bedeninizin varlığını unutuyorsunuz. Duvara tutunmuş bir kara böcek gibi hissediyorsunuz kendinizi. Karanlığı ellerimle iterek çıkıyorum hücreden. Hisarın üzerindeyim, zindandan sonra masmavi bir gökyüzü, gözlerim kamaşıyor. Marmara’nın üzerinde pırıl pırıl güneş oynaşıyor suyla. Denizin üzerine serpilmiş onlarca gemi. Hisarın ve surların eteğine dantel gibi işlenmiş Yedikule Bostanları. Ve hisarın dibinde gökyüzüne meydan okuyan malum o kibir kuleleri. İnsanı anlamak zor, bir tarafta tarihi Yedikule, bir tarafta çağdaş kibir kuleleri. İnsan yaptığı işe birde geçip karşıdan bakmalı. Köyden hatırımda kalmış, basit yapıları inşa eden büyüklerimiz her aşamasında yapıdan biraz uzaklaşıp bakarlardı ki, etrafla bir uyumsuzluk var mı? İnsan yaptığı işe biraz uzaklaşıp karşıdan bakmalı. Uzun süre oturuyorum berrak sonbahar güneşinin altında, manzaraya doyamıyorum. Marmara’yı önüme alıyorum ve bir köşeye çekilip bu yazıyı orada yazıyorum günlüğüme. Ulaşabildiğim her noktaya varıp Aziz İstanbul’u seyrederken Marmara’nın mavi sularına dalıp tarihi yolculuğa çıkıyorum. Film kareleri önümde uzayıp gidiyor mavi boşluğa doğru. Kendimi hem kuş gibi yengil, hem de külçe gibi ağır hissediyorum. Kalkmak zor gelse de aşağıya inip bin yıllık duvarların dibinden bakıyorum burçlara. Duvarlarda onlarca incir ağacı. Bir kalenin duvarlarına top atacağınıza incir çekirdeği atın daha iyi. “Ocağıma incir ağacı diktin” sözünün ete kemiğe büründüğü yer. Gönlüm çıkmak istemiyor ama yol uzun, zaman kısa.
Tren yolunun üzerinde tarihi ahşap bir evin altında antika bir kahvehaneye giriyorum çay içmeye. Yaşlı başlı ağır amcalar şakır şakır oyun oynuyorlar taşlarla. Çaylar ise bir o kadar mekâna uygun bir ocakçı tarafından servis ediliyor. Ortalık hafif duman altı, kenarda pencereye yakın bir masaya ilişiyorum. Ocakçı umursamaz gözlerle başımın üzerinden dışarıya bakıyor. Gözüne bakıyorum, o dışarı kaçırıyor gözünü. Belki de rahatsız etmemek için yapıyordur, oturur oturmaz çayı yapıştırmıyor diye geçiyor içimden. Bir süre sonra gözlerimiz takılıyor birbirimize. Bir çay lütfen diyorum, tepki vermeden göz ucuyla onaylıyor. Acelesi yok, başımın üzerinden bir süre daha bakıyor dışarıya. Defterimi çıkarıp yazıya devam ediyorum. Derin sessizliğe, ocaktan gelen kaynama sesi daha bir derinlik katıyor. Siparişi unuttu diye düşünürken çayımı getirip masama bırakıyor. İkinci çayı sipariş için hayli bekliyorum. Oysa ocağın başında, daima başımın üzerinden dışarı bakıyor dalgın ve düşünceli. İkinci çayımı da içip çıkıyorum mekândan. Sağımda Marmara ve tren yolu ara sokaklara, çıkmazlara girip çakıyorum. “Her çıkmaz sokağın, çıkmaz olduğunu anlamak için sonuna kadar yürümek zorunda bırakıldık.” der İsmet Özel. Ben de her çıkmazın sonuna kadar yürüyorum. Yedikule ile Samatya arasında çok güzel ara sokaklar, çıkmazlar az sayıda da olsa kapıların ve pencerelerin önünde sardunyalar bulunan eski ahşap evler var, gelin görün isterim yok olmadan. Tren hattının altından kâh sahil tarafa, kâh mahalleye geçerek ilerliyorum. Hele bir iki küçük çıkmaza giriyorum çıkası gelmiyor insanın.
Samatya meydanına çıkan köprünün altında bir adam, önünde birkaç parça tavuk ciğeri. Etrafında kediler, kimi yiyor kimi adamın gözüne bakıyor. Selam verip yanana çöküyorum. Hayatın omuzlarına çöktüğü, yüzünde geçmişin derin izlerini taşıyan yaşlı bir amca. Samatya’nın en eskilerinden, Samsun Çarşambalıymış. Samsun ortak paydamız oluyor, birden sohbet derinleşiyor, eski İstanbul’dan, Samatya’dan, Samatyalılardan, komşuluktan bahsediyor. Gönlünüzden kopanı mendiline koyup bir iki parça ciğeri kedilere veriyorsunuz. Hani şu tarihi meydanlarda güvercinler için buğday satanlar gibi. Ama burada fiyat ve miktarı vicdanlar belirliyor. “Günün sonunda zaten hepsi onların oluyor, ben sermayeyi onların sırtına yükleyip gidiyorum eve” diyor gülüşüyoruz. Akşamüzeri Tren yolunun altından Samatya meydanına giriyorum, ilkin çeşmeyle karşılaşıyorum. Tarihi her küçük meydanda çeşmeyle karşılaşıyorum bu şehirde. Hayatın akışı hakkında yeterince bilgi veriyor bu çeşmeler. Çok önceleri bir kez daha yolumun düştüğünü hatırlıyorum buraya. Meydanda daha çok balıkçılar, balık restoranları ve meyhaneler göze çarpıyor. İstanbullunun nerelerde demlendiğini de öğrenmiş oluyoruz. Deniz surlarının dibinde derin kökleriyle pek çok kültüre ev sahipliği yapmış, uzun yıllar Türkler, Rumlar ve Ermeniler bir arada yaşamış, halen o kültürel zenginliklerin izleriyle İstanbul’un geçmişinden kopmayan bir semt burası. Denizle arasına giren sahil yolu denizle bağını koparmış olsa da sahilden her geçişimde mütevazi evlerin denize bakan pencereleriyle bir sahil kasabası havası alırım burada. Denize olan yakınlığı, balıkçı tekneleriyle yine de denizle bir bütünlük arz ediyor. Akşam hareketliliği başlamış, mekânlar uzun geceye hazırlanıyorlar sanırım. Biraz gezinip dönüş için yokuşa sarıyorum. Bir sonraki günü buradan başlatırım düşüncesiyle ayrılıyorum. Tarihi Marmara fırını dikkatimi çekiyor. Yarın buradan bir simit alır güne öyle başlarım diye geçiriyorum aklımdan. Belki fırıncıyla da birkaç hasbihalde ederiz. Akşam namazı öncesi ara sokaklardan çapa şehremini durağına çıkıyorum, biraz daha yolum olaydı yürüyemeyecektim. Sabah Topkapı’da inip Merkez Efendi’de başlayan günü çapa şehremini durağında tamamlamış oldum, biraz fazla yüklendim sanırım.
Bu yorgunlukla birkaç gün ara veriyorum. Günlerden davetkâr bir gün, erken vakitte çapa şehremini durağında tramvaydan inip yol üzerindeki camilere uğrayarak Marmara Caddesine, Tarihi Marmara Fırınına iniyorum. Çalışanlar öyle çok konuşacak durumda değiller. Sıcak simiti çantama koyup Cerrahpaşa’ya doğru yürüyorum. Bir lezzetin bir şehirle nasıl simgeleştiğini düşünüyorum. Minareler, kubbeler, o eski vapurlar, vapur düdüklerine karışan ezan sesleri ve martılarla simit arasında görsel çağrışımlar beliriyor zihnimde. Bir lezzet bir şehirle ancak bu kadar simgeleşebilir. Samatya Eğitim Araştırma hastanesi ve Cerrahpaşa’yı geçerken dışarıdaki telaşla içeride türlü hastalıklarla mücadele eden insanları düşünüyorum. Hastalara şifa, yakınlarına kolaylıklar ve sabır. Sultan’ın şu sözü geliyor aklıma: “Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi/olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.” Cerrahpaşa’nın duvarında yol üzerinde Beyazıd-ı Cedid Camii. Hazirede medfun, Sultan Fatih’in mirzalarından Mehmet Mirzazade bin Ömer el-Buhari ve diğerlerine Fatiha okuyup turuncu ışıklarını Marmara’ya tutmuş sabah güneşine doğru oturuyorum. Bir simit yiyimlik zaman içinde alt sokakta hastaneye girip çıkan insanların omuzları birbirine değdiği halde birbirlerinden ne kadar habersizce hayatın akıp gittiğine şahit oluyorum. Herkesin bir derdi var ve kimse kimseyi, kimseyi kimse duymuyor/görmüyor. Karşımda beli bükülmüş kemikleri çıkmış birkaç eski ahşap ev, kırık pencerelerinden ve seyrelen tahtaların arasından arkadaki sabah güneşi sızıyor tren yoluna. İnsanlar hastaneden çıkıp bir yerlere koşturuyorlar. Trafikte tartışıyorlar, klakson çalıyorlar. Gerçekten az geriden, biraz yüksek bir yerden hayatı incelediğinizde şaşırıyorsunuz.
Kalkalım hele ilerilerde çay içecek bir yerler buluruz elbet. Org. Abdurrahman Nafiz Gürman Caddesinden ilerliyorum. Yenikapı’ya vardığımda surların izleğinde şehir turunu tamamlamış olacağım. Bu yol üzerinde birkaç eski ahşap ev, tarihi çeşmeler ve küçük şirin tarihi camiler var. II. Mehmet’in kasapbaşısı Kasap İlyas Camii’ne uğramadan geçmeyin. Dış duvara asılan saat ve lale figürlü tabela çok güzel olmuş bence. Saraya hizmeti geçen, saraydan hizmet alan herkes neredeyse bir cami, bir imarethane yaptırmış. Bir eski ahşap evin altında salaş bir kahvehanede çay içip sohbet ediyoruz. İstanbul Uluslararası Emniyet Terminali’ne kadar varıyorum. Böylelikle surların izleğinde 22-23 km’lik mesafeyi tamamlamış oluyorum. Surları takip ederken yürüdüğümüz sokakları, çıkmazları hesap edersek iki katı kadar bir yol almışızdır sanırım.
Konuyu Cerrahpaşa Camii’nde noktalayacağım, Marmara’ya karşı bu yamaca kurulmuş Cerrahpaşa semtini de severim. Aralarda kalmış birkaç eski ev mahallenin evveliyatı hakkında yeterince bilgi veriyor. En tepede bulunan Cerrahpaşa Camii’nin unsurları gibi ufka bakan, sabah güneşinin pencerelerde bir yangın yerine döndüğü masalsı bir semt olmalı. Şimdi o güzellikten eser yok. Samatya ile Cerrahpaşa semti arsındaki doku farkı hemen belli ediyor kendini. Ara sokaklardan, tek tük kalmış eski evleri araklayarak camiye vasıl oluyorum. Bu cami de, gerek avlusunda, gerekse iç mekânda saadet bulduğum camilerden. Caminin kıble tarafına pek kimse uğramaz, oraya geçip Marmara’ya karşı oturur şehri temaşa ederim fırsat buldukça. Zamanım var hava burada vakit geçirmeye elverişli. Cami haziresinin sakinlerine selam verip geçiyorum kıble tarafa. Sonbahar berraklığında gümüş gibi bir hava, evlerin üzerinden Maralara açıkları gözüküyor, ara sokaklardan gelen iyot kokusu eşliğinde bu satırları nihayete erdiriyorum.
Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nde başlattığımız (22-23 km) Surların İzleğinde Suriçi Yürüyüşümüzü Cerrahpaşa Camii’nde tamamlamanın ve sizlerle paylaşmanın huzurunu yaşıyorum. Bu yolculukta beraber yürüdük, beraber sevindik, beraber üzüldük. Sizlere en kalbi sevgilerimi sunuyorum. Yaşadığımız bu şehri yaşamaya ve yürümeye devam edeceğiz Allah’ın izniyle. Şimdi buradan gün boyu şehri temaşa edebilir, tarihi süreç içerisinde şehirlerin halden hale geçişini düşünebilirim.
Selam ile…
Serinin diğer yazıları için:
Şehir yürüyüşleri I: https://l24.im/8m2SdQ
Şehir yürüyüşleri II: https://l24.im/5MS
Şehir yürüyüşleri III: https://l24.im/ANHjPr
Şehir yürüyüşleri IV: https://l24.im/EKTD