Halit Ziya Uşaklıgil’in oğlunun intiharını anlattığı kitap: Bir Acı Hikâye

Bir an olsun o acıyı unutmak ve paylaşmak, unuttukça ve de paylaştıkça hafifletmek arzusuyla bir evladın ardından onun hatırasını yaşatacak bir kitap: Bir Acı Hikâye Gerçekten de acı bir hikâye… Halid Ziya Uşaklıgil, oğlu Halil Vedad’ın ölümüne giden süreci doğumundan itibaren neredeyse arada hiçbir boşluk bırakmadan anlatıyor. Kronolojik olarak ilerliyoruz ve kitabın her satırında Halid Ziya’nın babalık hassasiyetlerini, en keskin acılarını, en yoğun pişmanlıklarını okuyoruz. Baba, sıklıkla oğlunu ölüme götüren aşamaları keşke olmasaydı diyerek okuyucusuyla paylaşıyor ve bizleri kahrediyor. Sayfalarda bir babanın acı feryatlarını, bir babanın yüksek sesle boğulurcasına ağlayışlarını ve bir babanın arşa yükselen çığlıklarını işitiyorsunuz. Bu feryatlar, bu ağlayışlar ve çığlıklar çok yakından tanıdığımız birinden geliyormuş gibi, en sevdiğimiz acı çekiyormuş gibi içimize işliyor. Bu durum Halid Ziya’ya olan yakınlığımızdan mı yoksa onun etkili anlatımından mı kaynaklanıyor bilemiyorum.

Bir Acı Hikâye kurgu bir eser değil. Aşk-ı Memnu olsun, Mai ve Siyah olsun, Ferdi ve Şürekâsı olsun bunlar gibi bir kurgu, ilişkiler ağı, içinden çıkılmaz bir durum yok. Burada bir pişmanlık var, bir dram var. Üstelik yalın bir anlatım var. Bir hatıra kitabı olduğunu kabul ederek her şeye rağmen bizi yine de beklentilere sokuyor. Ayrıca burada bahsettiğim eserlerdeki güçlü Halid Ziya da yok. Ömrünün son yıllarında yazdığı bu eserde o kadar kırılgan, o kadar zayıf ve o kadar acziyet içinde ki… Şunu da kabul etmek gerekiyor ki Vedad neredeyse elimize doğuyor ve sayfa sayfa büyüyor. Onunla kurduğumuz yakınlığın bir sebebi de herhalde Halid Ziya vasıtasıyla onu fazla içselleştirmemiz. Vedad’ı hep babasının gözünden, babasının o hiç de objektif olmayan gözünden tanıyoruz. Böylece hiç hata yapmamış, sadece acılar çekmiş, çevresinde yuva yapmış kötü insanların türlü türlü oyunlarıyla kaderinin kurbanı olmuş bir çocuk ortaya çıkıyor.

Halid Ziya öyle bir anlatıyor ki tüm olaylar ve kaderin tüm oyunları bu vefatın gerçekleşmesi için çalışıyor gibi. Biraz da baba duygusallığıyla ve içtenliğiyle oğlunun gün yüzü görmediğini, daima bahtsız olduğunu düşünüyor ve söylüyor. Daha doğumundan itibaren birtakım sağlık sorunlarından başlayarak Vedad’ın başının üzerinde her zaman kara bulutların dolaştığını ifade ediyor. Bu intihar biraz da Halid Ziya Uşaklıgil’in korktuğunun başına gelmesi. Artık yazar kimliğinden çıkarak bir baba olarak Vedad kontrolü dışına çıkınca vesveselerinin arttığını görüyoruz. Esasında yurtdışı görevler Vedad için babasının kontrolü dışına çıkması demek oluyor. Fakat Atatürk’ün ısrarı ve elbette emriyle Vedad’ın da bu vazifeye zaten teşne olmasıyla her şey değişiyor. Bundan sonra acılar, uğursuzluklar, kötü ruhlar ve dünyada ne kadar kötü şey varsa onlar adeta Vedad’ı boğmak için bir araya geliyor ve nitekim boğuyor da. Hayatın bunca sillesi Vedad güçsüzlüğündeki birine çok ağır geliyor. Halid Ziya da bu hayatın çetrefilli ve taşlı yollarının Vedad’a göre olmadığını biliyor. Herhalde isterdi ki kendince hiç büyümemiş, büyümeyecek Vedad hep yanında olsun, onu kötülüklerden, bürokrasinin o öldürücü çarkından korusun.

Sanat kaygısı gütmeden kaleme alınmış

Kitap, dil ve anlatım yönünden sanatsallık hususunda hiçbir iddia taşımasa da ve dönem şartlarına da bütünüyle uygunluk göstermiyor olsa da günümüz anlayışına göre çok çok yukarılarda kalıyor. Yazarın sanat kaygısı hissetmeden kaleme aldığı bu eser en yalın ve iddiasız haliyle dahi son derece sanatsal ve son derece vurucu ifadelerle yüklü. Hele de ortada üzgün bir Halid Ziya. Anılar kaleme alınırken -kitap hazırlığı olarak da kabul edilebilir- bir ön çalışmanın yapıldığını tahmin ediyorum. Yani Halid Ziya ve oğlu Halil Vedad’ın beraber çıktıkları seyahatler, gittikleri konserler, Çankaya Köşkü’nde yeteneğiyle çektiği dikkatler eşzamanlı olarak kaydedilmiş gibi. Çünkü o an yaşanan duyguların sanki aradan yıllar geçmemiş gibi anlatılabilmiş ve okuyucuya yansıtılabilmiş. Ama bunları başarmak çok zor olsa da unutulmamalı ki Halid Ziya Uşaklıgil’den bahsediyoruz. Halid Ziya, görmediği, duymadığı, bilmediği herhangi bir şeyi veya konuyu tüm incelikleriyle sanki oradaymış gibi anlatabilecek bir sanatçı. Üstelik bunlar aradan uzun bir zaman geçmiş olsa da kendi yaşadıkları, kendi gördükleri ve kendi hissettikleri…

Halid Ziya aynı zamanda bir geçiş dönemi yazarı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin sanatçısı olması bize iki döneme ait bazı ipuçları da veriyor ve bilhassa Cumhuriyet dönemi bürokrasisindeki bazı detayları da görmemiz mümkün hale geliyor. Zaten kendi ifadesine göre oğlu Vedad’ı ölüme sürükleyen olaylar dizisi bürokrasiden kaynaklanan sebepler... Halid Ziya bürokrasideki ayak oyunlarını, iltimasları, köşe başlarını tutan kıdemli bürokratların acımasız tavırlarını Vedad aracılığıyla çok güzel anlatıyor. Tarihin her döneminde bu türden adam kayırmalar ve ayak kaydırmalar olmuştur, olmaya da devam edecektir. Elbette hazin sonu itibarıyla anlatılanlar baz alınınca Vedad’ın nasıl bir çıkmaz içinde olduğu ortaya çıkıyor. Fakat intihar fikrinin insanların zihinlerinde hiçbir zaman yer etmemesini temenni ederim. Babası gelişen bu meşum hadise dolayısıyla doğrudan doğruya mevcut Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı sorumlu tutuyor. Buna ilişkin kitabın sonunda çok sert ifadelerle kaleme aldığı yazıları da mevcut.

Yine dönemi anlamak açısından Birinci Dünya Savaşı şartlarını ve bu zaman diliminde Almanya’nın, İtalya’nın içinde bulunduğu durumu görebilmek için de bulunmaz bir fırsat elde ediyoruz. Yazar, dünya savaşı sırasında her taraf alev alev yanarken ve biz de imkânsızlıklar içinde boğulurken İttihat Terakki hükümetinin görevlendirmesiyle Almanya’ya gidiyor. Oraya ailesiyle gidiyor ve gidiş istikametinde belirli merkezlerde oraların en mühim yapılarını, en mühim eserlerini ve özelliklerini görme şansı elde ediyor. Bu gördüklerini ayrıntılarıyla anlatıyor ve son noktada Almanya’da gidilmedik opera, görülmedik konser, sirk, müze vb. bırakmıyor. Elbette gidilen ve gezilen bu yerlerin anlatımı daha sonra yapılıyor. Yani savaş devam ederken ve Osmanlı İmparatorluğu da savaşa iştirak etmişken, her gün evlere şehit haberleri düşerken bu vazife dolayısıyla biriken anılar aktarılmıyor. Daha sonraki yıllarda yani savaşta yaşanan acılar ve yaşananlar unutulmuşken yayımlanıyor. Bununla beraber gittiği memleketlerde halkın yaşayışı ise içler acısı vaziyette. Yiyecek yemeğin bulunamaması, kıtlık, susuzluk, araç bulamama ve diğer olumsuzlukları birinci ağızdan dinlemiş oluyoruz.

Hastalıklar ve şansızlıklar peşini bırakmıyor

Halil Vedad’a gelince onun hasta ruhlu bir kişilik olduğunu söyleyebiliriz. Azmi, hırsı, gelecek beklentisi, idealleri olan fakat üzerinde hep bir uğursuzluğun kol gezdiğini düşünen ve en iyi zamanlarda bile bir sonraki aşamada bir kötü talihin, bir kıskançlığın mutluluğuna engel olacağını düşünen biri aynı zamanda. Bu türlü vehimler baba-oğul birbirlerine miras. Bunun için kendince sebepleri yok değil. Hatta kendisini sürekli talihsizliklerin peşini bırakmadığı amcasına benzettiğini görüyoruz. Fakat bu ruh hali ve hastalıklı kişilik onun başarılı bir diplomat, standartlar ölçüsünde bir banka memuru, diller bilen ve çok yönlülüğüyle bilhassa babasının övgülerine mazhar olmuş bir oğul olmasına engel değil. Genel olarak içinde fırtınalar kopan, dışarıya pek azını yansıtan bir karakter tahlili yapabiliriz.

Eseri sonunun kötü bittiğini bildiğimiz bir film gibi düşünebilirsiniz. Zaten adından acı bir olayın olduğunu anlıyoruz ama her satırda biraz daha bağlandığımız Halid Ziya’nın üzülmesine, Halil Vedad’ın aramızdan ayrılmasına nasıl rıza göstereceğiz? Sadece babasına değil biz okuyuculara da bu acıyı yaşatıyor Vedad. Belki yokluk görmedi, belki maddi anlamda sıkıntılar çekmedi ama bahtsız bir hayatın başrolünde oynadı hep. Hastalıkları, şanssızlıkları ve genç yaşında hayata veda etmesiyle derinlerimize kadar işleyen bir karakter aynı zamanda.

Muhakkak ki Halid Ziya söz konusu olunca bilhassa sanatçı kişiliği, yaşadığı bu acı hikâye gündeme geliyor ama bir de onun Latife Hanım ile olan akrabalığı ve dolayısıyla Mustafa Kemal’le olan ilişkileri var. İmparatorluğun yıkılıp yeni devletin kuruluş aşamasına tanıklık ettikten sonra kurucuların masasında oturma imkânı bulup üstelik bir de Mustafa Kemal’le akraba olması da dönemin içeriden şahidi olması için yeterli. Kitabı biraz da bu gözle değerlendirmek lazım. Bu manada kitabı sadece sonunu bildiğimiz acılar acısı bir hikâyeyi tamamlamak için değil dönemi okumak için de tahlil etmek gerekiyor.

Halid Ziya yaşayış biçimi ve dünya görüşü olarak yeni rejimin çok uzağında bir isim değil. Hatta inkılâpların yakın takipçisi bir yazar. Onun 1932 yılında Birinci Türk Dil Kurultayı’nda Türkçenin geçirdiği aşamaları anlatan bildirisi epey ilgi görmüştür. Başından beri ekonomik anlamda rahat zaten.  Bu, aileden gelen bir rahatlık. Ayrıca Latife Uşakizade’ye Çankaya Köşkü’nün kapılarını açan da tanınmış bir aileye mensup olması. Latife Hanım alelade bir kişi ve karakter değil. O, yeni yönetimin ilerisi için görmek istediği modern kadın imgesini de temsil ediyordu. Bu imge en başta Mustafa Kemal tarafından son derece önemseniyordu, çünkü bir dönüşüm ve değişimin gerçekleştirilebilmesi için iyi örnekler ve rol modellere ihtiyaç vardı.

Latife Hanım kuzeninin Hariciyede görevlendirilmesine karşı çıkar

Latife Hanım bürokraside de etkin rol oynamıştır. Buna örnek olarak Vedad için Mustafa Kemal’in Hariciyede görev alması talebine karşı verdiği tepki verilebilir. Halid Ziya bu olayı kısaca anlatıyor ve Vedad’ın aklına ilk Hariciye tohumlarını bu olayla atıldığını söylüyor. Latife Hanım’ın ilk olarak Vedad’ın Hariciyeye alınmasına karşı çıkması ve bunun olmaması için babasının bilgisi dâhilinde çalışması belki Vedad’ın kaderini de değiştirecekti. Latife Hanım kendince o anda Mustafa Kemal Paşa tarafından düşünmeden alınmış karar olarak gördüğü bu teklifi Halid Ziya’dan dikkate almamasını rica etmiştir. Çünkü kuzeninin Hariciyede çalışmak dolayısıyla çok fazla yıpranacağını ve yorulacağını, mutluluğun böyle ağır yüklerle yakalanamayacağını düşünüyordu. Nitekim uzun vadede haksız da çıkmamıştır. Latife Hanım’ın Mustafa Kemal’den boşanmasıyla beraber Vedad’ın geleceğine ilişkin bizim de meraklarımız artıyor. Fakat Atatürk o noktada özel hayatında yaşadığı sorunların alacağı kararlara yansımasını istemiyor ve Vedad’ı Londra elçiliğinde üçüncü kâtiplik görevine gönderiyor.

Vedad, Londra’dan sonra askerlik için Ankara’ya dönüyor ve burada kalıyor. Halid Ziya bunun Vedad için bir gelişme ve yükselme imkânı oluşturduğuna ve kısacık ömrünü zehirlediğine kanaat getiriyor. Biz her satırda Halid Ziya’nın sorgulamalarına denk geliyoruz. Ne olmuştu da bu çocuk canına kastetmeyi düşünmüştü, ne olmuştu da bu çocuk bu dinmez acıları ailesine sonsuza kadar miras bırakmıştı?

İntiharla anılan pek çok isme rastlamak mümkün. Edebiyat dünyasında da bu isimleri fazlasıyla görürüz. Bir tevafuk eseri ünlü şairlerimizden Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlu da Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad gibi intihar etmiştir. Daha büyük bir tevafuk ise onun da oğlunun adının isimlerin verilme dönemine bağlı olarak meydana gelen değişimle Vedat olması. Ümit Yaşar’ın oğlu için yazdığı pek çok ağıttan bir tanesi Halid Ziya’yı da tarif eder gibidir:

Gittin... Bize günden güne tatsız yaşamak
Olmaz! Kuş olup böyle kanatsız yaşamak
Ölmekten acıymış meğer evlat acısı
Yarabbi! Ne zor böyle Vedat' sız yaşamak.”

Halid Ziya Uşaklıgil bu topraklardan yetişen en mühim edebiyatçılardan. Kitapta onun babalık yönünü ve zaaflarını görmüş oluyoruz.