İnsan, yeni şartlara uyum sağlama konusunda mahir bir canlı olmasına rağmen bir taraftan da mevcut olanı koruma refleksi taşıyor. Bu, biraz güven duygusu ile ilişkili elbette. Anne rahmindeki bebeğin o karanlık ve daracık alandaki memnuniyetine benzer bir şekilde bulunduğumuz hali muhafazaya çalışırız çoğu zaman. Bu muhafazakâr tavrımız günlük hayatımıza şekil verir. Alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz aynı minval üzere sürüp gittikçe kendimizi güvende hissederiz.
Evimize farklı bir yoldan gitmek tedirgin eder bizi. En iyi yol, bildiğimiz yoldur diye zihnimize kazınan bir söz vardır çünkü. Bazen içimizden bir ses konuşur, bazen kafamıza bir şeyler eser, bir delilik hevesi gelir yapışır gönlümüze ama son kararım bu deyip yolu değiştirmek zor gelir. Yapamayız. Bu hal gitgide yerleşir bizde, kendi başına bir alışkanlık haline gelir. İçimizdeki sese, kafamıza esene, o delilik hevesine tebessüm eder; eğip başımızı usul usul yürürüz kaderimiz diye bellediğimiz yere. Bir kaderden başka bir kadere yürüme konusundaki cesaretsizliğimize çokça bahaneler üretiriz sonra. Makul davrandığımıza kendimizi ikna ederiz bir şekilde.
İçine doğduğumuz vasat ve beslendiğimiz kaynaklar konusunda yerleşik bir inanç geliştirdiğimiz için zihnimizde oluşacak yeni kıvrımlar bizi rahatsız eder. İnsan için güvende olmak önemli bir duygudur elbette ancak bir yerden sonra güven bunalımı yaşamaya başlarız. Bu deyime takla attırmaya çalıştığıma takılmayın lütfen, aşırı güven duygusu bir noktadan sonra insanı bunaltmaya başlamaz mı? Her şeyin yolunda gittiğini sandığımız anlarda büyür kuruntular. Fazlasıyla kendimizi alıştırdığımız güven ortamı, bizi gitgide vehimlerin esiri yapar. Vehmin olduğu yerde fehmetme yetimizi kaybederiz yavaş yavaş. Hazırdan yemeye başlarız.
İnsan zihnini diri kılan, onu harekete geçiren, sanılanın aksine aşırı güvenli şartlar değil öngörülemez durumlardır. Hayatın kendisi esasında öngörülemezdir. Biz her ne kadar hayatı muhal olmaktan kurtarmaya çalışsak da hayat her daim hayrete açılan kapılarla doludur. Esrarengiz bir anlam yüklemeye çalışmıyorum, aman sır kapısı filan sanmayın bahsini ettiğim kapıyı. Öyle değil.
Hayret kapılarını zorlamak, eşikten ötesine adım atmayı göze almak, başlangıçta kolay olmayabilir ancak düşünelim hele bir, mutlak neticesi belli olan bir hayatta sonuna kadar neyi muhafaza edebiliriz ki? Bu bilinç düzeyi dahi bizi cesaretlendirmeye yetmeli aslında kalıp kırmak için. Sizi bir maceraya atılmaya davet etmiyorum yine yanlış anlamayın ancak attığımız her bir adımın bir uçuruma denk gelip gelmeyeceğini ancak o adımı atmakla tecrübe edebileceğimiz bir yolculuğun içinde değil miyiz? Tuttuğumuz kulp kopabilir, elimizi uzatıp kolumuzu kaptırabilir, eldeki bulgurdan olabilir belki evin yolunu bulamayacak duruma düşebiliriz. Düşmek, kaybolmak, suiistimale maruz kalmak, ziyana uğramak muhtemel neticeler arasında. Tüm bu ihtimallerin dönüp durduğu imkân dairesindeki turumuzu tamamladığımızda edindiğimiz tecrübenin paha biçilemez bir kıymet olduğunu anlarız.
Sakınma ve korunma güdüsü bizi hayatta tutar ancak hayatımızı anlamlı kılmaya yetmez. Nasibimizi aramak deyince aklımıza sadece bedenimizi ayakta tutacak şeyler geliyor nedense. Hâlbuki insan için takdir edilen rızık, sadece onun boğazından geçen türden değildir. Say’ımız, gayretimiz ölçüsünde ve çoğu vakit ummadığımız şekilde gelip bizi bulan yeni bir yüz, yeni bir söz aydınlık pencereler açabilir hayatımıza.
Kafamızı kaldırıp baktığımızda, kulak kesildiğimizde, kokusunu almaya çalıştığımızda hayatın böyle bir pencereden dünyaya sızan bir ışık olduğunu fark edebiliriz. Eşimiz, çocuklarımız, dostlarımız cesaretle attığımız adımların birer meyvesi değil mi?
Rızkımızı ıskaladığımızın farkına ancak kendi nefesimizle şişirdiğimiz aldatıcı güven balonlarına iğneyi batırarak varabiliriz. O zaman gelin evden çıkmak tekrar nasip olursa evimize geri dönerken yolumuzu değiştirmeyi, mümkünse yanlış otobüse binmeyi, olmadı yanlış durakta inmeyi tercih edelim.