28 Şubat’tan 15 Temmuz’a...

Ne çabuk unuttuk, derken, meğer unutmamışız, unutamamışız. Geçen onca yıllara rağmen yaralarımız kabuk bağlamamış, üzeri tozlanmış sadece. Şubat’ın soğuk rüzgârları her estiğinde, tozlar savruluverdiğinde, içeri doğru büyüyen yaralarımız kanayıveriyor, içimiz kanıyor.

Bu ülkede Müslüman olup ta 28 Şubat postmodern darbesinden etkilenmeyen yoktur. O döneme şahit olanların her birinin ayrı ayrı hikâyeleri vardır ama yazılmamıştır. Benim hikâyeme gelince:

28 Şubat darbesi olduğunda ilahiyat öğrencisiydim. Başörtüsü yasağını ilk önce uygulayan ilahiyat fakültelerinden birinde okuyordum. Isparta gibi muhafazakâr ve mütedeyyin bir şehirde dekan olarak görevlendirilen kişinin fakültede başgardiyan gibi hareket etme cesaretini nereden aldığı sorusunun cevabı üniversitesinin tabelasında açık olarak yazıyordu: Süleyman Demirel Üniversitesi.

Yıllarca muhafazakâr kesimin oylarını alarak iktidara gelen fakat postalın ucuna her gördüğünde şapkasını alıp kaçan nurlu Süleyman, Stockholm Sendromu’na çabuk alışmış ve tecavüzcülerine âşık olmuştu. O artık bir darbeyle iktidardan kaçan siyasetçi değil, bir darbeyle iktidardan hükümet kovan baş aktörlerdendi. Darbe dilini çabuk kavramıştı. “Başörtülüler Arabistan'a gitsin” deyip yıllarca oylarını aldığı başörtüleri ülkeden kovma uygulamasını kendi memleketinden ve kendi adını verdiği üniversiteden, hatta ilahiyat fakültesinden başlatıyordu ki ne kadar samimi olduğuna darbecileri inandırabilsin.

Kaderin cilvesine bakın ki her ölüm yıldönümünde adı İslam olan köyünde (İslamköy’de) bulunan mezarının başına Fatiha okumaya gelenler başını örtüyor ve kimse onlara “Beyefendi sizi burada görmek istemezdi, Arabistan'a gidin” demiyor.

“Nereden mezun oldun” diye sorulduğunda, “Isparta’dan” diyorum. Dilim bir türlü “Süleyman Demirel Üniversitesi” demeye varmıyor.

Neyse ölülerin arkasından konuşmak iyi değil.

Hiç kimsenin arkasından konuşmak iyi değil.

Ama zalimin arkasından konuşmak iyi.

Hatta yüzüne karşı söylemek daha iyi, cihadın en iyisi.

“Ne zamana kadar zalimin zulmünü duyurmaktan vazgeçeceksiniz.” diye uyarıldık biz mazlumlar mazlumu Efendimiz (s.a.v) tarafından. Başaktörlerin yüzünü yakından hiç görmedim ama onların Isparta'daki piyonunu yakından gördüm ve söyleyeceğimi yüzüne söyledim. İçim rahat. Geçelim.

Mezun olunca öğretmen olarak atanamadım. Binlerce ilahiyat mezunu dışarıda beklerken okullarda din kültürü derslerine resim, müzik, beden eğitimi öğretmenleri giriyordu. Din derslerinde öğrenciler Batı müziği dinlerken biz de dışarıda “Süleyman!  Ah Süleyman! Bu ayaklar nasıl ayak? Yorgana sığdı diyelim, mezara nasıl sığacak?” türküsünü söylüyorduk.

Ertesi yıl sadece beş yüz tane din kültürü öğretmeni atadılar. Bunların yaklaşık dört yüz tanesi Doğu ve Güneydoğu bölgelerine atandı. Batman merkeze 80 kilometre uzaklıktaki bir dağ köyüne atandım. Eşim ve kızımla beraber tek odalı bir lojmanda kaldım. Duvarlarında kurşun ve havan topu izleri vardı. Köyü ve insanını çok sevdim. Daha birinci haftada öğrendiğim ilk şey: Doğuda devlet asker, asker devlet demekti. Çünkü 28 Şubat'ın soğuk rüzgârları esmeye devam ediyordu. Karakol kumandanı daha ilk görüşmemiz de “Burası doğu, burada silahsız olmaz, size bir silah verelim.” diyerek bana silah satmaya kalktı. “Komutanım siz varsınız ya, ne gerek var benim silah almama” deyip geçiştirdim. Gözüm korkutuluyordu. “Burada silahsız olmaz” demem bekleniyordu. Devletin silahını satması zor olduğuna göre acaba kimin silahını satacaktı?

Göreve başladığım ilk haftalarda okul müdürümüz bir gün yanına çağırdı.

“İsmail! Az önce karakoldan geldim. JİTEM ekipleri sık sık karakola gelip bizler hakkında bilgi istiyorlarmış. Buradaki arkadaşlar bazı tavsiyelerde bulundu.”

“Ne gibi?”

“Gümüş yüzük takma, öğrencilere okumaları için kitap verme ve evindeki kitapları kaldır.”

“Müdürüm yüzük evlilik yüzüğüm, öğrencilere kitap veriyorum çünkü öğretmenim. Kitapları evimden niye kaldırayım, hiçbiri yasak yayın değil. Basıldığı satıldığı yerler belli. Eğer kaldırırsam suçluymuş gibi olmaz mıyım?”

Bir Ramazan günü karakol komutanının ilkokul öğrencisi olan oğlu kapı zilimizi çaldı. “Siz de Kur'an kasetleri varmış, annem istiyor” dedi.

“Niçin istiyor” dedim.

“Dinlemek için” dedi.

Beş dakika kararsız bekledim. Bir istihbarat operasyonu muydu? Yoksa gerçekten kadın, Ramazanda Kur'an dinleyen biri miydi? Aslında sevinmeliydim ama Şubat Sendromu yaşanıyordu. Her şeyden ve herkesten şüpheleniyorduk. İstihbaratçıların parmağımızdaki yüzüğü bile takip ettiği günlerde ekonomi batmıştı ve memurlar, bu ay maaş ödemesi yapılmayacakmış, diye konuşuyorlardı kendi aralarında.

Hafta sonları memur adaylık eğitimi için ilçe merkezine gidiyorduk. Edebiyat ve dil bilgisi derslerine o ilçenin yerlisi bir öğretmen giriyordu. Ders anlatış yöntemine hayran olmuştuk. Kürt bir hocamızdan Türk edebiyatı ve dil bilgisi öğrenmek harika oluyordu. Bir pazar akşamı bekâr öğretmenlerin kaldığı tek odalı lojmanda haber izlerken ekrana daha bu sabah gördüğümüz tanıdık bir sima düştü. Altyazıda “Seri katil öğretmen” yazıyordu. “Bugün akşam saatlerinde Hizbullah militanı edebiyat öğretmeni dört kişiyi öldürmek suçundan gözaltına alındı.” Ne olduğunu anlayamadık. İlçedeki bir okul müdürünü aradık. Telefonda konuşmak istemedi. “Hafta sonu gelince görüşürüz” dedi. Ertesi hafta okul müdürü, “Bu arkadaşı çocukluğundan beri tanırım, Hizbullah ile alakası yok, tavuk bile öldürmez, fakat ilçede çok sevilir ve saygı görür. Hizbullah bahanesiyle yöredeki sevilen Müslümanları topluyorlar. Gerçek Hizbullahçılar dışarıda elini kolunu sallayarak geziyor” dedi.

Neler olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Aynı hafta Konya'dan bir arkadaşım aradı. “Isparta'daki Bekir Sağlam Hoca’ya bir komplo kuruluyor” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Görevli olduğu camiye Hizbullah mensubu gençler gelmeye başlamış. Polisler gençleri tutuklayıp götürmüşler, fakat ilginç bir şekilde Bekir Hoca’yı da onların hocası gibi göstermeye çalışıyor, el altından yerel medyada Hoca ile ilgili haberler yaptırıyorlarmış. Hemen aklıma ilçedeki okul müdürünün söylediği cümleler geldi. “Hizbullah bahane, toplumda sevilen Müslüman kanaat önderlerini onlarla irtibatlı gibi gösterip topluyorlar, bir budama faaliyeti gerçekleştiriyorlar.”

Olanları öğrenmek için Bekir Hoca'yı aramak istedim. Ev telefonundan Isparta'nın alan kodunu çevirdim. O an Allah kalbime bir ilham verdi. “Arama” dedim kendi kendime. Arayamayışımın hikmetini bir gün sonra anlayacaktım. Ertesi gün ikindi vakti köyün imamı evimizin dibindeki sağlık ocağına gelmişti. Yanında hasta çocuğu da vardı. Doktor o gün ilçeye gitmiş ve henüz dönmemişti. Evimizin önündeki ağacın altında oturup imam ve Diyarbakırlı bir öğretmen arkadaşla birlikte çay içtik, sohbet ettik, köy meselelerini konuştuk. Doktor gecikince imam akşam namazı için camiye gitti. “Yarın da siz bana gelin. İkindi namazından sonra çay içelim” dedi. Karşılıklı telefon numaralarımızı verdik.

Bir gün sonra imamı aradım fakat ulaşamadım. Diyarbakırlı arkadaşımla beraber camiye gittik. Fakat imam yoktu. Namazı kıldırmak için öne geçtim. Arkamdaki 8-10 kişi arasında bir homurdanma oldu. Kürt olan Diyarbakırlı arkadaşıma “Ne oldu?” diye sordum. “Senin Hanefi mezhebinden olduğunu, arkanda namaz kılınıp kılınamayacağını tartışıyorlar.”

“Peki, onlardan biri imam olsun. Ben ona uyuyayım.”

“Namaz kıldırmayı bilen yok.”

Ey Allah'ım! Memleketi saran 28 Şubat ikliminde biz neyi tartışıyorduk.

“Hocam ben söyleyeyim sen tercüme et.” dedim. “Ben şafi fıkhını da okudum ilahiyat fakültesinde. İsterlerse onlara Şafi'ye göre namaz kıldırayım.” Yüzleri güldü. Oysa namazın Şafisi,  Hanefisi mi vardı? Namaz Müslümanları aynı safta, aynı yöne doğru birleştiren bir tevhid eylemi değil miydi?

Namazdan sonra cemaate sordum:

“İmam nerede?”

“Yok, götürdüler.”

“Kim, nereye götürdü.”

“Sivildiler, beyaz bir Toros arabayla gelip sabah namazında aldılar.”

“Peki neden?”

“Eşinin söylediğine göre, Siirt'ten hocaya telefon eden birisi Hizbullah mensubu olduğu iddiasıyla tutuklanmış. Son arama kayıtlarında imamın numarası olduğu için onu da gözaltına almışlar”

“Bu mu sadece?

“Bir de evinin duvarında asılı iki tane afiş varmış, birinde “Lailaheillallah” yazıyormuş, diğerinde bir mum ve üzerinde bir el resmi varmış, altında “ateşe dayanabileceğin kadar günah işle” yazıyormuş.”

Köylüleri dinleyince korkmuştum. İmamı Siirt'ten tutuklanan biri aradı diye gözaltına aldıklarına göre beni de imamı aradığım için tutuklayabilirlerdi. Üstelik dün bizim evin önünde otururken bizi gören uzman çavuşlar olmuştu. Dün akşam Allah'tan ki Bekir Hoca’yı aramaktan vazgeçmişim. Siirtli şahıs, imam, ben derken Bekir Sağlam Hoca’ya kurulan bir kumpasa delil olacaktım neredeyse. Hizbullahın merkezi kabul edilen Batman’dan birini aramak delil olarak yeterdi o günlerde. Bu telefon meselesini öğrenince dört ay Bekir Hoca’yı aramaya çekindim.

Neyse zulmün hikâyesi uzun. Anlattıkça yaralar. Yaralar tazelenir. Köye giriş yolu bir viraj şeklinde odamızın penceresinden görünüyordu. Allah şahit ki o günlerde kalbim güp güp ederek o yola çok baktım. Ne zaman köyde beyaz bir Toros ya da sivil giyimli insanlar görsem yüreğim ağzıma geldi. Ne vakit kapı çalınsa hop kalkıp hop oturdum. Ha geldiler ha gelecekler diye bekledim.

Suçlu muydum? Hayır.

İmam suçlu muydu? Hayır. On beş ay içerde yattı mahkemeye çıkarılmadan. İlk mahkemelerinde beraat etti. Suçsuz olduğu anlaşılmasına rağmen görevine iade edilmedi. Eski, hurda bir araba alıp köy köy dolaştı, çerçilik yaptı. Tencere tabak sattı. Korkmasın diye eşime bir şey söyleyemedim, içime attım.

28 Şubatları unutmaya başladığımız için 15 Temmuz ile uyarıldık. Unutunca şımardık, nankörleştik, dünyevileştik, hak ve adalet ölçüsünden uzaklaştık. Kendimize gelmezsek bir sonraki uyarılmamız ne zaman ve nasıl olur bilemeyiz.

Düzeltme: Bir önceki yazımda Bakara Suresi/246. ayette bahsedilen Peygamber Hz. Yuşa’dır. Şem’un veya Samuel olduğu da söylenir. Davut (a.s.) orduya katılanlardan biriydi ve Calut’u öldüren kişiydi.

Not: Bu yazı geçen yıl Medeniyet dergisinde yayınlandı.